“Erkenden kararmış günahsız bir günün, içinde barındırdığı derin
duyguyu hissedebilen bir sokak lambasıyım.” [Benfy Boodrick]
Kapı açıldı ve ikisi de salonda duran kanepeleri paylaşarak
kendilerini sırt üstü attılar. Salman ve Ferdi o gün ki yaptıkları gösteride
çok yorulmuşlardı. Ferdi, “Hadi taş-kâğıt-makas yapalım, kaybeden kahveleri
hazırlasın. Şu an ne güzel giderdi” dedi. Kaybeden Salman oldu. Bu evin temel
kurallarından biriydi: eğer bir iş yapılacaksa taş-kâğıt-makas oynanır ve
kaybeden o işi kesinlikle yapardı. Salman kahveleri hazırlarken odayı muhteşem
bir kahve kokusu sardı. Duvarda asılı duran Benfy Boodrick posterine bakarak
ikisi de aynı anda, “Sokaktayız!” diyerek, her gösteri sonrası kendilerince
saygı duruşu olarak belirledikleri sözü söylediler. Sıra günü değerlendirmeye
geldi. Salman konuyu başlatan oldu, “Aylardır bu gösteriyi yapıyoruz ama her
gösteri öncesinde çok heyecanlanıyorum. Seyirciler sürekli değişiyor, hatta
anlık değişiyor. O yüzden oluyor galiba” dedi. Ferdi “Ulan ben meydana gidince
altıma sıçacak gibi oluyorum. Bağırsaklarım ne iş yaptıklarını o an
hatırlıyorlar galiba.” Salman, “Ama bugün, o küçük çocuğun hareketine iyi
karşılık verdin. Oyun hiç bozulmadı. Hatta küçücük çocuğu oyunun içine soktun
resmen. Çok iyi reaksiyon aldık.” Ferdi bıyık altından gülerek, “O çocuğu
kardeşime çok benzettim, o yüzden oynamasını istedim. Çünkü kardeşimin de tiyatro
yapmasını istiyorum.” Ferdi bardağını yanında ki sehpanın üstüne bıraktı,
kanepeye uzanarak tavanı izlemeye başladı. Salman onun ne düşündüğünü çok iyi
biliyordu. “Yarını düşünüyorsun de mi? Hayalimizi gerçekleştirmek için son bir
gece. Acaba heyecandan bu gece uyuyabilecek miyim?” dedi Salman.
Salman ve Ferdi Bülent Ecevit Üniversitesinde Konservatuarda
Sahne Sanatları Bölümü Tiyatro Anasanat Dalı okuyorlardı. 3. Sınıf öğrencisi
olan bu iki arkadaş ilk geldikleri sene tanışıp ev arkadaşı oldular. Salman’ın
bulduğu bir kitap sayesinde iki arkadaş Sokak Tiyatrosu -Sokak Felsefesi- ile
tanıştılar. Benfy Boodrick’in yazdığı “Sokakta Kendimi Buldum” adlı kitabı
okuyan bu iki genç tiyatrocu iki sene Benfy’nin felsefesi üzerine çalıştılar. Kendi
oyunlarını yazdıktan sonra Zonguldak’ta bulunan Valilik binasının önünde ki
meydanda sokak tiyatrosu yapmaya başladılar. İlk başlarda yadırgansalar da
ilerleyen zamanlarda halk onları benimsemiş oldu. Hatta birkaç hafta öncesinde
gösteriyi izleyen sivil polisler izleyenler arasında ki homurdanmayı fark etmiş
ve yaygara çıkaracak üç genci sessiz sedasız oradan uzaklaştırmışlardı. Galiba
sanat sever polislerdi. Tabii böyle durumlardan Salman ve Ferdi’nin hiç haberi
olmadı. Çünkü onlar bu durumlarla ilgilenmiyorlardı. Sadece çıkıp sanatlarını
icra etmeyi kafalarına koymuşlardı. Gelecek her türlü tepkiye, etkileşime
hazırdılar. Aylarca burada gösteri yaptılar. Onlar icra ettikleri sanatın bir
çerçeve içerisinde kısıtlanmadan özgürce yaparak ve sokakta daha fazla insana
ulaşabileceklerine inanıyorlardı. En büyük hayalleri ise Benfy Boodrick gibi
yaşadıkları ülkeyi sokak sokak gezerek sanatlarını insanlara ulaştırmaktı. Bu
yüzden yarın sabah, yaz tatilinin ilk gününde, bu maceraya başlayacaklar.
Aylar öncesinde, yaptıkları bir gösteriden sonra orada ki
seyirciler arasından orta yaşlı bir adam gösteri sonrası yanlarına gelip, “Eğer
müsaitseniz sizinle şu karşıda ki kafede birer kahve içmek, biraz sohbet etmek
isterim” dedi. Gösterdiği kafe Salman ve Ferdi’nin gösterilerden önce gittikleri
“Bkm Kültür Cafe” idi. Genç tiyatrocular bu nazik teklifi kabul edip kahve
içmek için yol aldılar. Adamla hoş bir sohbet edip, hedeflerinden bahsettikten
sonra adamdan güzel bir öneri aldılar, “Peki bu maceraya ilk olarak Vakıflı
Köyü’nde başlamaya ne dersiniz?” İlk lafa atlayan Ferdi oldu, “Vakıflı Köyü
neresi? Ne özelliği var ki orada başlayalım?” Adam, “Vakıflı Köyü, Hatay’da
bulunan Türkiye’nin Tek Ermeni Köyü olan bir yer. İlk olarak aklınıza ırkçı bir
fikir gelmesin. Çünkü sizler sanatçısınız ve böyle bir düşünce içinde
olmadığınız için ve hayallerinize tamamen uygun, ilk adımı atmanız için harika
bir köy. Özellikle etnik ve sanata fazlasıyla istekli bir toplum.” Salman
meraklı gözlerle, “Peki Türkiye’nin Tek Ermeni Köyü ama bizim hayallerimiz için
ne önemi var ki?” Adam tebessüm ederek, “Şu an Türkiye’de gidebileceğiniz
birçok köy var ama bunların neredeyse hepsi aynı özellikte. Bu köyün bir
farklılığı var. Hem siz de böylesine farklı bir kültürün içine gireceksiniz.
Belki ilerde sahnede kullanmak için gerekli şeyleri gözlemlersiniz.” Ferdi,
Salman’a bakarak “Aslında düşününce bir an mantıklı geldi” dedi. Adam devam
etti, “Organik tarıma geçen ilk köy olma özelliği var. Hem o söylediğiniz
‘Paramızı köylerde çalışarak kazanıp, akşamları sanatımızı para karşılığı
olmadan yapacağız’ hedefiniz için uygun bir köy. Bu hayale başlangıç için güzel
bir durak. Ben gittim gördüm oraları. Gerçekten bu yaptığınız sanata
ihtiyaçları var. Eminim tüm köy ahalisi büyük bir istekle karşılık verecek gösterinize”
dedi. Organik tarım yapılması, insanların sanata aç olması gençlerin aklına
yatmıştı. Adam bu ışığı görerek, “İnsanları çok tatlıdır. Şaşıracağınız
derecede iyimser ve sevecen yaklaşırlar. Her sorununuza yardımcı olacaklardır,
eminim. Yani bu fikir benim size bir önerim, aklınızda bulunsun.” Sohbet bu
şekilde bir saat daha sürdü ve sonrasında kafeden ayrıldılar.
İki genç, bu adamın önerisini benimseyerek, araştırdıktan
sonra ilk duraklarını Vakıflı Köyü olarak belirlediler. Yarın sabah erken
saatlerde otostop çekerek Hatay’a ulaşmaya çalışacaklar. Kanepede uzun bir süre
dinlenen gençler yatak odasına geçip son hazırlıklarını yaptılar. Rahat olmak
için üç kişilik çadır almışlardı. Birer tane tulum, ufak yastık, ışıldak ve
kıyafetlerini çantalara yerleştirdikten sonra uyuma vakti geldi. Faturaları
azaltmak için 2+1 evin tek odasını kapatıp tek odada iki kişi kalıyorlardı.
Aslında 1+1 eve çıkmak istediler ama bulundukları çevrede öyle bir ev yoktu o
yüzden böyle yapmaya mecbur kaldılar. İkisi de yarın başlayacak maceranın
hayalini kurarak güzel bir uykuya daldı.
Alarm sesine ilk uyanan Ferdi oldu. Çünkü Salman uykusuna
fazlasıyla düşkün birisiydi. Bu durumun güzel yanı ise evde tuvalet için sıra
kavgası olmamasıydı. Ferdi tuvaletten çıktıktan sonra Salman’ı uyandırdı ve
mutfağa gidip önce çayı demledi daha sonra kahvaltı sofrasını hazırladı. En son
da tavaya iki yumurta kırdı. Ferdi masaya oturdu Salmanı bekledi. Salman
çaydanlığı alıp bardakları doldururken sordu, “Çantan hazır de mi? Bak sonra
unuttum falan deme.” Salman’ı beklemeden zeytinden yemeye başlayan Ferdi, “Yok
olum. Çadırın içinde ki ışıldağı bile aldım” dedi. Salman masaya otururken, “Bu
arada biz niye çadırda kalıyoruz? Köy muhtarı elbet kalacağımız bir ev ayarlar.”
Ferdi, “Ulan Benfy’yi hatırlasana. Adam sırt çantasını alıyor çadırda kalarak
Avrupa’da ülkeleri gezerek hedefine ulaşıyor, biz bunu sadece Türkiye’de
yapacağız. O da şimdilik sadece yaz aylarında. Ne kadar fazla sokakta olursak
bu fikri o kadar benimseyebiliriz. Evden, dört duvardan, kapalılıktan uzaklaşıp
doğayı hissedeceğiz. Sabah telefon alarmlarıyla değil kuş sesleriyle
uyanmalıyız. Oksijeni tenimizde hissetmeliyiz. Sabah uyanır uyanmaz ayaklarımız
toprağa değecek. Bunları söylemesi veya okuması çok kolay ama bunu yapmaya
çalışmalıyız” dedi. “Ben alarm sesine uyanamıyorum ki kuş sesleri içinde orada
asla uyanmam. Sen uyandırırsın artık beni” derken Salman bir yandan gülüyordu.
Sohbetleri devam ederken kahvaltıyı bitirdiler. İkisi de hazırlandı. Birer
çanta sırtlarına birer çanta göğüslerine geçirdiler. Zonguldak’tan Hatay’a
kadar otostop çekeceklerdi. Eğer şansları varsa tek arabayla gitmeyi
planladılar. Tek araba bulamazlar ise ilk olarak Ankara’ya gidip oradan direk
Hatay istikametinde otostop çekmeyi düşünüyorlardı. Tam da ikinci plan gibi
oldu. İlk başlarda direk Hatay'a giden araba bulamadılar. Daha fazla vakit
kaybetmemek için Ankara’ya gittiler. Ankara’da otobana çıkıp bir süre daha
otostopa devam ettiler. İkisi de inat etmişlerdi. Direk Hatay'a giden bir araç
bulacaklardı. Yaklaşık bir saat bekledikten sonra bir tır durdu ve şansları
yüzlerine gülmüştü. Hatay'a gidiyordu.
Tır şoförü Hatay'a beyaz eşya taşıyordu. Bu uzun yolculukta
kendine; eğlenceli, iki genç yol arkadaşı bulmuştu. Sıradan bir otostop
muhabbeti başladı. “Ee gençler isminiz nedir? Necisiniz?” Salman şoförden
tarafta oturduğu için kendini sorumlu hissedip cevapladı, “Ben Salman,
arkadaşım da Ferdi. Zonguldak’ta konservatuvar okuyoruz. Tiyatro yapıyoruz.
Üçüncü sınıftayız bu sene. Ben Eskişehirliyim arkadaşta Samsunlu. Senin isim
neydi abi?” Şoför, sanki günlerdir bu soruyu bekliyormuş gibi, “Memnun oldum
gençler. Ben de Muzaffer. Evliyim. Bir tane çocuğum var ilkokula giden.
Ellerinizden öper. 38 yaşındayım ama bakmayın böyle seyrek saçlarıma falan.
Severim heyecanlı bir şekilde hayatı yaşamayı. Babam tır şoförüydü, onunla çok
gittim uzun yola. Okumayınca da mecbur ev geçindirmek için çalışmaya başladım,
öyle kaldı gitti işte. Bide bu arada Samsun’a gittim, Atakum’a. Çok güzel yer
be. Siz şimdi okul bitince tiyatrocu mu olacaksınız? Televizyonda mı
oynayacaksınız?” dedi. Salman, “Yok abi, televizyon falan düşünmüyoruz. Tiyatro
yapacağız. Yani sanatımızı icra edeceğiz.” Şoför, “Ben tiyatroyu severim ama
sinemayı daha çok seviyorum. Daha doğrusu tiyatroyu yeni yeni öğreniyorum. Ama
sinemanın havası bir başka, sesler, görüntüler falan. Ne bileyim daha güzel
değil mi?” Ferdi tutamadı kendisini Salman’a dönerek, “Kanka bak işte tam da
anlattığım gibi” dedi ve şoföre döndü, “Abi sinemanın hakkını yiyemeyiz ama
tiyatro insan için daha sağlıklı ve daha faydalı bence. Senin tiyatroyla yeni
tanışman senin suçun değil ki. Çünkü tiyatronun yeteri kadar reklamı
yapılmıyor. ‘Bizim geleneklerimiz var. Tiyatroyu bilen gelip izlesin. Anlayan
gelsin izlesin. Biz kimseyi çağırmayız, onlar bizi bulur’ gibi saçma sapan
gelenekler var. Oysa ki olay böyle değil. Sen mesela işin bitince eve
gideceksin, uzanacaksın kanepeye, televizyon izleyeceksin. Reklamlarda çeşit
çeşit filmin reklamı yapılacak. Çocuğun, eşin bu reklamı izleyecek. Hatta
telefonunu alacaksın, kullandığın tüm sosyal medyalarda filmlerin reklamlarıyla
karşılaşacaksın. Hal böyle olunca da toplumumuzun bilinçaltına sinema kültürü
yerleşiyor. Mesela sen bayramlarda çocuğuna harçlık versen, ‘Hadi
arkadaşlarınla sinemaya gidin’ dersin. Genel olarak kimse ‘Parayı al,
arkadaşlarınla kaliteli bir tiyatro oyunu izlemeye gidin’ demiyor. Sen eğer her
akşam televizyon reklamında bir tiyatro oyunu reklamı izlesen kesinlikle bu
kadar geç kalmazdın. Tabii tiyatronun bu kadar maddi gücü olmadığı için
yetersiz kalıyor. Burada da işin içine Kültür ve Turizm Bakanlığı devreye
giriyor. Onların biraz daha destek vermesi gerekiyor” dedi. Ferdi sözünü
bitirince gülerek, “Abi kusura bakma, bu konuda biraz hassasım. Konu açılınca tutamıyorum
kendimi.” Şoför de gülerek cevap verdi, “Ulan sinema güzel bir şey, seviyorum
dedim demediğin laf kalmadı. Konuyu bakanlığa kadar taşıdın. Allahtan tiyatroyu
kötülemedim. Hatay’a kadar konuşurdun herhalde.” Ferdi, “Yok abi ya. Geçenlerde
bir hocayla bu konuyu tartışmıştık. O yüzden içimde kalmış galiba.” Tam o
sırada radyodan kısık sesle Mazhar Alanson’un seslendirdiği -Benim Hala Umudum
Var- şarkısı çalmaya başladı. Salman ve Ferdi birbirlerine bakarak aynı anda
söylediler, “Bizim hala umudumuz var.” Şoför sohbete devam etti, “Hatay’da ne
yapacaksınız peki? Tatile mi gidiyorsunuz, çadır falan var?” Ferdi yorulmuştu
galiba söze girmeye niyeti yoktu. O yüzden Salman cevapladı, “Yok abi tatil
değil. Hem çalışacağız hem sanatın ulaşamadığı yerlere gidip tiyatro yapmak
istiyoruz.” Şoför dikkat kesilerek, “Hem çalışıp hem de tiyatroyu nasıl
yapacaksınız?” Salman devam etti, “Abi şimdi bizim olayımız şu. Köylere
gideceğiz, muhtarla görüşeceğiz bize çadır kurmak için uygun yer göstermesi
için. Daha sonra o köyde bir hafta kalacağız. O bir hafta içinde ise tarlalarda
veya bahçelerde çalışmak için yine muhtara başvuracağız. Kimin işçiye ihtiyacı
varsa bizi yönlendirsin diye. Sabah kalkacağız çalışacağız, paramızı
kazanacağız akşam da köye meydanında oyun oynayacağız. Yemek işinde köylüler
verir diye ümit ediyoruz. Gece de çadırımıza dönüp yatacağız.” Şoför baya
meraklandı, “Bir hafta sonra başka köye mi gideceksiniz? Peki niye çadırda
kalıyorsunuz? Bide neden Hatay?” Bu sefer Ferdi anlatmaya başladı, “Aynen öyle
abi. Gittiğimiz köylerde en fazla bir hafta kalacağız. Çadırda kalacağız çünkü
doğaya dönmek istiyoruz. Biraz düşün abi, bu binalar olmadan önce insanlar
nerede yaşıyordu? Bundan yüzyıllar öncesinde insanlar doğada çok da güzel
yaşıyordu. Mesela evde yapıp da sokakta yapamadığımız ne var ki? Eğer istersen
her şeyi yapabilirsin. O zaman neden doğadan uzaklaşalım. Birbirinden farklı
çiçeklerin, ağaçların kokusunu duymak. O esen rüzgarı hissetmek. Üşümek veya
terlemek varken klimanın altında beklemek kadar sıkıcı bir şey olabilir mi? O
yüzden çadırda yaşamak bizi daha dinç tutacaktır. Biz sokakta özgürüz be abi”
dedi. Salman bu konuşmayı devam ettirdi, “Benfy Boodrick diye birisi var abi,
biz de onun sayesinde öğrendik. Bir gün bu adamın kitabı elimize geçti daha
sonra hayatını araştırdık, kitaplarını okuduk, oyunlarını okuduk, filmlerini
izledik derken kendimizi bunun içinde bulduk. Bu adam 80’li yıllarda Avrupa’da
tiyatro sanatını ötekileştirilmiş halklara ulaştırmak için sokağa çıkıyor.
Başta bulunduğu şehrin sokaklarında yapmaya başlıyor ve daha sonra şehir şehir
gezeyim derken kendisini başka ülkelerde buluyor. Sokakta özgürce, hiçbir
kurala uymadan, insanlara ulaştırmak istediğini, onlara göstermek istediğini
korkusuzca yapıyor. Çok dayak yediği de oluyor hatta hapse bile giriyor.
Hapiste yazdığı birkaç oyunu da var. Bizde bu fikre uyarak Türkiye’de sokak
sokak gezip yapacağız. Asıl can alıcı nokta ise Benfy bunları yaparken hiçbir
şekilde para kazanmıyor. Para kazanmadığı için de kimsenin dediğini yapmak
zorunda kalmıyor. Sadece kendi sanatını yapıyor. Bizde bu doğrultuda para
karşılığı değil ücretsiz yapacağız. Paramızı başka yollarla kazanacağız. Kısacası
sanatımızı yaparken kimsenin kölesi olmayacağız” diye anlattı. Şoförün yüzü
gülümsüyordu ama içten gülümsüyordu, “Gençler çok güzel anlattınız valla. Bizim
kız okula yeni başladı; sırf kamyoncu, kültürsüz, kaba, hödük bir babası
olduğunu düşünmesin diye iki sene önce kitap okumaya başladım. Onun için her
şeyi yaparım. Bu dediğiniz adamın kitabını da okuyacağım ama ne kadar anlarım
bilmiyorum” diye söylendi gülerek. Sohbetleri bir süre sonra futbola ve
siyasete falan kaydı derken yolun nasıl bittiğinin farkına bile varmadılar. Şoför
onları gidecekleri köyün girişine kadar getirdi. “Haydi gençler size kolay
gelsin. Güzel yolculuk oldu. Vallahi nasıl geçti anlamadım bile. Kendinize
dikkat edin.” Salman’la Ferdi el sallayarak, “Eyvallah Muzaffer abi. Allah razı
olsun. Sana da iyi yolculuklar. Allaha emanetsin” dediler. Çantalarıyla beraber
köy muhtarına doğru yol almaya başladılar.
Köyün içinde yürürken çeşmenin yanında bulunan kıraathaneye
doğru gittiler. Çok kalabalık değildi. Hemen bahçede oturan iki yaşlı amcaya
selam verip muhtarı nerede bulabileceklerini sordular. Yaşlı amcalar ise yan
sokaktan yürüdüklerinde solda kalacağını tarif ettiler. Tarife uyarak
muhtarlığa doğru gittiklerinde buldular ve kapı açıktı, tıklatarak içeri
girdiler. İki tiyatrocu genci sevecen bir şekilde karşılayan muhtar öncelikle
köyü tanıttı. Tam da Zonguldak’ta konuştukları adamın söylediği gibi bir köy
olduğunu muhtarın ağzından dinlediler. Yapmak istediklerini anlatınca muhtar
hemen yardımcı oldu. Hatta kendi bahçesinde çalıştıracaktı gençleri.
“İsterseniz köyümüzün misafirhanesi var orada kalabilirsiniz. Zaten bir hafta
kalacakmışsınız sorun olmaz. Sabah kahvaltınızı bahçede işçilerle beraber
yaparsınız akşam yemeğini de bizim evde yersiniz ama kalacak yeri bir düşünün
siz” dedi. Ferdi, “Yok Varazadat amca. Biz evde kalmak istemiyoruz. Çadırımızda
kalacağız. Sen bize çadır için uygun bir yer göster yeter.” Muhtarın adı
Varazadat’dı. Ermenice de -Evrenin Armağanı- anlamındaydı. Muhtar çocuklara
yardım etmek istercesine, “Tamamdır çocuklar nasıl isterseniz. Derenin yanında
ki alan bunun için müsait orada çadır kurabilirsiniz. Ben size yolda eşlik
edeyim.” Muhtarın peşine takılan iki genç, bir yandan köyü inceliyorlardı.
İnsanların kapı önlerinde veya camlardan birbirleriyle sohbeti, çocukların
sokaklarda oyunları, köyde hakim olan birlik beraberlik hoşlarına gitti. Çadır
kuracakları yere geldiler. Muhtar, “Çocuklar buraya kurabilirsiniz. Akşam oldu,
yoldan geldiniz, gelin bizde yemek yiyin sonra yatmaya gelirsiniz. Sabah da
saat 6 da muhtarlığın önünde olun ben sizi bahçeye götürürüm.” Çadırı hızlıca
kurdular ve üçü beraber muhtarın evine gittiler. Muhtar çocukları eşine ve
çocuklarına tanıttı. Köyde bir hafta yapacakları tiyatrodan bahsetti. İki
çocuğu da çok sevindi bu duruma. Büyük ihtimalle yarın sabah uyanır uyanmaz ilk
işleri arkadaşlarına bu haberi duyurmak olacaktı. Yemekler yendi arkasına
meyveler yendi, muhtarla sohbet eden gençlere çay ikramı yapıldı ve artık uyuma
vakti geldi. Çadıra dönen gençler sabah o saatte nasıl uyanacaklarını
düşündüler. Telefon alarmıyla uyanmak istemiyorlardı ama bu yorgunlukla,
doğanın içinde onların sabah 6 da uyanmalarının imkanı yoktu. O yüzden mecbur
telefon alarmları kuruldu. Tulumlarına giren gençler, yorucu geçen günün
ardından güzel bir uykuya dalacaklardı. Tam bu sırada Salman, “Kanka yanımızda
dere akıyor. Hababam Sınıfı misali su sesiyle sabaha kadar işemeyiz de mi lan?”
Ferdi gülerek karşılık verdi, “Kanka gece bir sıcaklık hissedersen, rahatlarsan
eğer anla ki iş işten geçmiş durumdadır.” İki genç kendilerini suyun sesine
bırakıp uykuya daldılar.
Sabah alarm sesine uyanan Ferdi oldu. Önce çadırdan çıktı,
kollarını ve bacaklarını açarak açma-germe hareketleri yaptı. Derin bir nefes
aldı ve mutlu oldu. Sonrasında Salman’ı zar zor uyandırabildi. Hazırlanıp
muhtarlığın önüne gittiler. Muhtar yolda onları bekliyordu. “Ooo gençler
günaydın. Ben ilk gün gelemezsiniz sanıyordum. Pek ümidim yoktu.” Salman
gülerek, “Varazadat amca bana kalsa akşama kadar uyurdum da Ferdi zorla
uyandırdı.” Muhtar, “Hadi geç kalmayın. Bahçeye gidelim hem kahvaltı yapın hem
de işe başlayın.” Muhtarlığın önündeki traktöre atlayıp bahçeye doğru yol
aldılar. Bahçeye geldiklerinde muhtar, çalışanların başında bekleyen kahyaya
seslendi, “Artin! Hele gel bakalım buraya. Sana iki tane işçi getirdim.” Muhtar
kahyaya iki gencin olayını üstün körü anlattıktan sonra muhtarlığa geri döndü.
İki genç önce kahvaltı yaptılar sonra hemen çalışmaya başladılar. İşleri
akşamüzeri bitti. Öğlen yemeğini bahçeden yiyen gençler, çadırlarına gelince
hemen uzandılar. Akşam yapacakları gösteri için dinlenmeye ihtiyaçları vardı.
Bir saat uyudular. Uyandıklarında hızlıca köy meydanına gittiler. Köy meydanı
çeşmenin yanında, kıraathanenin önündeydi. Muhtardan istedikleri bazı
malzemeleri köyün gençleri getirmiş, hazır etmişlerdi. Ufak bir derme çatma
sahne kuran iki genç oyun oynamaya hazırdılar. Beş gece Benfy’nin oyunlarından
seçtiklerini oynayacaklar ve son gece kendi yazdıkları -Sokak Lambası- oyunu
sergileyeceklerdi. Gün boyu köy içinde anons edildiği için köy haklı bu
gösteriyi bekliyordu. Tüm köy halkı geldi ve sandalyelere intizamlı bir şekilde
oturdular. Salman sahneye çıkıp, “Evet, sayın Vakıflı Köyü halkı. Bugün ilkini
yapacağımız gösterimize hoş geldiniz. Ustamız saydığımız Benfy Boodrick’in
yazdığı Deniz Bisikleti adlı oyunu sergileyeceğiz. Hepinize iyi seyirler
diliyorum.” İki genç yaptıkları aperatif sahnenin arkasında duruyorlardı fakat
çok heyecanlıydılar. Salman sahneden indikten sonra seyircilerin hepsi
alkışlamıştı. Sessiz bir şekilde “SOKAKTAYIZ!” dedikten sonra oyunlarına
başladılar… Oyun bitti. İki genç sahnenin ortasına gelip selamlarını verdikleri
sırada tüm köy halkı ayakta alkışladı. Gençler sahnenin arkasına geçtiklerinde
ise köy halkı bir anda organize olup düzen içerisinde sandalyeler toplandı.
Muhtarın köyde belirlediği gençler; iki tiyatrocu gençten izin alıp, sahneyi
toplayıp, muhtarlık binasına götürdüler. Herkes dağıldıktan sonra muhtar iki
genci evine yemeğe götürdü. Yemek sofrasında sohbeti açan muhtarın eşi oldu,
“Çocuklar çok iyiydiniz. Ne güzel oynuyorsunuz siz öyle. Hayran kaldım. Yani
tüm köy halkı hayran kaldı.” Tiyatrocu gençler biraz çekinerek teşekkür
ettiler. Muhtar, “Her gün aynı oyunu mu oynayacaksınız?” Ferdi söz aldı, “Yok
yok. Belirlediğimiz oyunlar var, her gün farklı oyun olacak. En son gün ise
kendi yazdığımız oyunu oynayacağız” dedi. “Hee o zaman iyi. Ben bir an her gün
aynı oyunu oynayacaksınız diye korktum.” Muhtarın eşi sohbete girdi, “İş
nasıldı? Çok yoruldunuz mu?” Bu sefer Salman hemen laf attı, “Teyzeciğim çok
yorulduk vallahi. Alışkın değiliz ya biz böyle işlere o yüzden yorucu geldi.
Zaten yemeği yiyelim hemen uyumaya gideceğiz.” Yemek bittikten sonra meyveyi
yiyip çayın gelmesini beklemeden uyumaya gittiler. Dört gece daha böyle geçti.
Her akşam Benfy’nin farklı oyununu oynadılar, akşam yemeğe muhtarın evine
gittiler, yemeği yer yemez hemen uyumaya koştular, sabah erkenden kalkıp tekrar
bahçeye yol aldılar. Son oyunu oynayacakları sabaha uyandılar. Bahçeye doğru
yürürken Ferdi, “Oğlum son güne geldik ya lan. Tam tamına 5 oyun oynadık” dedi.
Salman, “Ben çok alıştım ya. Sabah bile kendi kendime kalkar oldum. Özellikle
dün akşam hiç heyecanlanmadan oynadım. Çok mutluyum lan.” Ferdi, “Çok
huzurluyum lan.” Salman, “Ama bugün kendi yazdığımız oyunu oynayacağız. O
yüzden en iyisini yapmalıyız. Tam bir final olmalı.” Bahçeye doğru yürürken bu
şekilde sohbet ederek gittiler.
Akşam oldu. Meydana sahne kuruldu. Son oyunun konuşmasını
yapmaya iki tiyatrocu genç birlikte çıktılar. Ferdi, “Evet, Vakıflı Köyü halkı
tekrar hoş geldiniz. Bugün sizlere son oyunumuz olan ve kendimizin yazdığı
-Sokak Lambası- adlı oyunu oynayacağız. Bizden bir hatıra olsun diye sizlere
oyunumuzun içinde geçen bölümlerden bazı yerleri kağıtlara çıkartıp sizlere
dağıttık. Bizden size bir hatıra kalsın. Tiyatroyla kalın, sanatla kalın” dedi.
Salman söze girmeden önce alkışların bitmesini bekledi, “Bu bir haftada bizlere
yardımcı olan, bizlerle ilgilenen, akşamları bizleri izlemeye gelen tüm köy
halkına teşekkür ediyoruz. Bizi çok mutlu ettiniz. Ne demiş Ulu Önder Mustafa
Kemal Atatürk, ‘Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş
demektir’ sizler de sanatla kalın.” Salman’ın konuşmasından sonra da alkış
tufanı koptu. İlk gün ki kadar heyecanlanmadan oynamaya başladılar… Muhtarın
evinde son akşam yemeğini yiyeceklerdi. Sofraya oturdular ama bir kişi eksikti.
Muhtarın küçük çocuğu ve tek kızı olan Naira sofrada yoktu. Seslendiler ama
gelen olmadı. Muhtarın eşi, “Durun ben bakayım. Oyun oynamaya daldı herhalde”
dedi ve çocuğu çağırmaya gitti. O sırada Ferdi, muhtara, “Peki kızının adının
anlamı ne?” diye sordu. Muhtarda gülümseyerek, “Özgürlük demektir” dedi. Bu
isim iki genç tiyatrocunun çok hoşuna gitti. O sırada muhtarın eşi odaya geldi
ama sessizce bir şeyler söyledi, “Gelin gelin size ne göstereceğim. Ama ses
yapmayın” dedi. Heyecanlı bir şekilde kadını takip ettiler ve çocukların
yattığı odanın önüne geldiler. Kapı hafif aralıktı ve içeriden sesler
geliyordu. İçeri bakan iki tiyatrocu genç aynı anda geri çekilip aynı anda
birbirlerine baktılar. İkisinin de yüzünde tebessüm vardı ama gözleri doldu.
Hatta yanaklarından yaşlar akmaya başladı. Birbirlerine sıkıca sarılırken
titrek bir sesle, “Başardık oğlum. Oldu lan. İşte ilk meyvemizi aldık” dediler.
Odanın ortasında elinde ki kağıdı okurken bir o tarafa bir bu tarafa yürüyen
Naira, akşam tiyatro başlamadan önce dağıtılan kağıtta ki tiradı oynuyordu.
Öyle içten öyle istekli ve öyle güzel oynuyordu ki tiyatrocu abilerini
mutluluktan ağlatacak derecedeydi. Belki şimdiye kadar tiyatroyu hiç duymamış
bir kız çocuğuna, elinde ki metni hem okuyup hem oynarken dışarıdaki dünyayı
unutturacak kadar tiyatroyu sevdirmişlerdi…
Sabah olduğunda çadırı toplayıp, çantalarını aldıktan sonra
muhtarlığa geldiler. Muhtarla daha önce bahçede çalışmak için günlük
anlaştıkları ücreti aldılar. Köy halkıyla ayak üstü tekrar vedalaştıktan sonra
ana yola çıkıp otostop çekerek Kahramanmaraş'a gidecek ve yeni bir maceraya
başlayacaklardı...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder