Bize Gönderin

Bize Gönderin;
Sevgili okur, eğer sen de bizimle yazdıklarını paylaşmak istersen, yazını önümüzdeki ayın 7'sine kadar -bokgibi1blog@gmail.com - mail adresine gönderebilirsin.
" Haydi dök bize kuruntularını... "

18 Ekim 2017 Çarşamba

SOKAKTAYIM -Delikadir-

“Erkenden kararmış günahsız bir günün, içinde barındırdığı derin duyguyu hissedebilen bir sokak lambasıyım.” [Benfy Boodrick]

Kapı açıldı ve ikisi de salonda duran kanepeleri paylaşarak kendilerini sırt üstü attılar. Salman ve Ferdi o gün ki yaptıkları gösteride çok yorulmuşlardı. Ferdi, “Hadi taş-kâğıt-makas yapalım, kaybeden kahveleri hazırlasın. Şu an ne güzel giderdi” dedi. Kaybeden Salman oldu. Bu evin temel kurallarından biriydi: eğer bir iş yapılacaksa taş-kâğıt-makas oynanır ve kaybeden o işi kesinlikle yapardı. Salman kahveleri hazırlarken odayı muhteşem bir kahve kokusu sardı. Duvarda asılı duran Benfy Boodrick posterine bakarak ikisi de aynı anda, “Sokaktayız!” diyerek, her gösteri sonrası kendilerince saygı duruşu olarak belirledikleri sözü söylediler. Sıra günü değerlendirmeye geldi. Salman konuyu başlatan oldu, “Aylardır bu gösteriyi yapıyoruz ama her gösteri öncesinde çok heyecanlanıyorum. Seyirciler sürekli değişiyor, hatta anlık değişiyor. O yüzden oluyor galiba” dedi. Ferdi “Ulan ben meydana gidince altıma sıçacak gibi oluyorum. Bağırsaklarım ne iş yaptıklarını o an hatırlıyorlar galiba.” Salman, “Ama bugün, o küçük çocuğun hareketine iyi karşılık verdin. Oyun hiç bozulmadı. Hatta küçücük çocuğu oyunun içine soktun resmen. Çok iyi reaksiyon aldık.” Ferdi bıyık altından gülerek, “O çocuğu kardeşime çok benzettim, o yüzden oynamasını istedim. Çünkü kardeşimin de tiyatro yapmasını istiyorum.” Ferdi bardağını yanında ki sehpanın üstüne bıraktı, kanepeye uzanarak tavanı izlemeye başladı. Salman onun ne düşündüğünü çok iyi biliyordu. “Yarını düşünüyorsun de mi? Hayalimizi gerçekleştirmek için son bir gece. Acaba heyecandan bu gece uyuyabilecek miyim?” dedi Salman.

Salman ve Ferdi Bülent Ecevit Üniversitesinde Konservatuarda Sahne Sanatları Bölümü Tiyatro Anasanat Dalı okuyorlardı. 3. Sınıf öğrencisi olan bu iki arkadaş ilk geldikleri sene tanışıp ev arkadaşı oldular. Salman’ın bulduğu bir kitap sayesinde iki arkadaş Sokak Tiyatrosu -Sokak Felsefesi- ile tanıştılar. Benfy Boodrick’in yazdığı “Sokakta Kendimi Buldum” adlı kitabı okuyan bu iki genç tiyatrocu iki sene Benfy’nin felsefesi üzerine çalıştılar. Kendi oyunlarını yazdıktan sonra Zonguldak’ta bulunan Valilik binasının önünde ki meydanda sokak tiyatrosu yapmaya başladılar. İlk başlarda yadırgansalar da ilerleyen zamanlarda halk onları benimsemiş oldu. Hatta birkaç hafta öncesinde gösteriyi izleyen sivil polisler izleyenler arasında ki homurdanmayı fark etmiş ve yaygara çıkaracak üç genci sessiz sedasız oradan uzaklaştırmışlardı. Galiba sanat sever polislerdi. Tabii böyle durumlardan Salman ve Ferdi’nin hiç haberi olmadı. Çünkü onlar bu durumlarla ilgilenmiyorlardı. Sadece çıkıp sanatlarını icra etmeyi kafalarına koymuşlardı. Gelecek her türlü tepkiye, etkileşime hazırdılar. Aylarca burada gösteri yaptılar. Onlar icra ettikleri sanatın bir çerçeve içerisinde kısıtlanmadan özgürce yaparak ve sokakta daha fazla insana ulaşabileceklerine inanıyorlardı. En büyük hayalleri ise Benfy Boodrick gibi yaşadıkları ülkeyi sokak sokak gezerek sanatlarını insanlara ulaştırmaktı. Bu yüzden yarın sabah, yaz tatilinin ilk gününde, bu maceraya başlayacaklar.

Aylar öncesinde, yaptıkları bir gösteriden sonra orada ki seyirciler arasından orta yaşlı bir adam gösteri sonrası yanlarına gelip, “Eğer müsaitseniz sizinle şu karşıda ki kafede birer kahve içmek, biraz sohbet etmek isterim” dedi. Gösterdiği kafe Salman ve Ferdi’nin gösterilerden önce gittikleri “Bkm Kültür Cafe” idi. Genç tiyatrocular bu nazik teklifi kabul edip kahve içmek için yol aldılar. Adamla hoş bir sohbet edip, hedeflerinden bahsettikten sonra adamdan güzel bir öneri aldılar, “Peki bu maceraya ilk olarak Vakıflı Köyü’nde başlamaya ne dersiniz?” İlk lafa atlayan Ferdi oldu, “Vakıflı Köyü neresi? Ne özelliği var ki orada başlayalım?” Adam, “Vakıflı Köyü, Hatay’da bulunan Türkiye’nin Tek Ermeni Köyü olan bir yer. İlk olarak aklınıza ırkçı bir fikir gelmesin. Çünkü sizler sanatçısınız ve böyle bir düşünce içinde olmadığınız için ve hayallerinize tamamen uygun, ilk adımı atmanız için harika bir köy. Özellikle etnik ve sanata fazlasıyla istekli bir toplum.” Salman meraklı gözlerle, “Peki Türkiye’nin Tek Ermeni Köyü ama bizim hayallerimiz için ne önemi var ki?” Adam tebessüm ederek, “Şu an Türkiye’de gidebileceğiniz birçok köy var ama bunların neredeyse hepsi aynı özellikte. Bu köyün bir farklılığı var. Hem siz de böylesine farklı bir kültürün içine gireceksiniz. Belki ilerde sahnede kullanmak için gerekli şeyleri gözlemlersiniz.” Ferdi, Salman’a bakarak “Aslında düşününce bir an mantıklı geldi” dedi. Adam devam etti, “Organik tarıma geçen ilk köy olma özelliği var. Hem o söylediğiniz ‘Paramızı köylerde çalışarak kazanıp, akşamları sanatımızı para karşılığı olmadan yapacağız’ hedefiniz için uygun bir köy. Bu hayale başlangıç için güzel bir durak. Ben gittim gördüm oraları. Gerçekten bu yaptığınız sanata ihtiyaçları var. Eminim tüm köy ahalisi büyük bir istekle karşılık verecek gösterinize” dedi. Organik tarım yapılması, insanların sanata aç olması gençlerin aklına yatmıştı. Adam bu ışığı görerek, “İnsanları çok tatlıdır. Şaşıracağınız derecede iyimser ve sevecen yaklaşırlar. Her sorununuza yardımcı olacaklardır, eminim. Yani bu fikir benim size bir önerim, aklınızda bulunsun.” Sohbet bu şekilde bir saat daha sürdü ve sonrasında kafeden ayrıldılar.

İki genç, bu adamın önerisini benimseyerek, araştırdıktan sonra ilk duraklarını Vakıflı Köyü olarak belirlediler. Yarın sabah erken saatlerde otostop çekerek Hatay’a ulaşmaya çalışacaklar. Kanepede uzun bir süre dinlenen gençler yatak odasına geçip son hazırlıklarını yaptılar. Rahat olmak için üç kişilik çadır almışlardı. Birer tane tulum, ufak yastık, ışıldak ve kıyafetlerini çantalara yerleştirdikten sonra uyuma vakti geldi. Faturaları azaltmak için 2+1 evin tek odasını kapatıp tek odada iki kişi kalıyorlardı. Aslında 1+1 eve çıkmak istediler ama bulundukları çevrede öyle bir ev yoktu o yüzden böyle yapmaya mecbur kaldılar. İkisi de yarın başlayacak maceranın hayalini kurarak güzel bir uykuya daldı.


Alarm sesine ilk uyanan Ferdi oldu. Çünkü Salman uykusuna fazlasıyla düşkün birisiydi. Bu durumun güzel yanı ise evde tuvalet için sıra kavgası olmamasıydı. Ferdi tuvaletten çıktıktan sonra Salman’ı uyandırdı ve mutfağa gidip önce çayı demledi daha sonra kahvaltı sofrasını hazırladı. En son da tavaya iki yumurta kırdı. Ferdi masaya oturdu Salmanı bekledi. Salman çaydanlığı alıp bardakları doldururken sordu, “Çantan hazır de mi? Bak sonra unuttum falan deme.” Salman’ı beklemeden zeytinden yemeye başlayan Ferdi, “Yok olum. Çadırın içinde ki ışıldağı bile aldım” dedi. Salman masaya otururken, “Bu arada biz niye çadırda kalıyoruz? Köy muhtarı elbet kalacağımız bir ev ayarlar.” Ferdi, “Ulan Benfy’yi hatırlasana. Adam sırt çantasını alıyor çadırda kalarak Avrupa’da ülkeleri gezerek hedefine ulaşıyor, biz bunu sadece Türkiye’de yapacağız. O da şimdilik sadece yaz aylarında. Ne kadar fazla sokakta olursak bu fikri o kadar benimseyebiliriz. Evden, dört duvardan, kapalılıktan uzaklaşıp doğayı hissedeceğiz. Sabah telefon alarmlarıyla değil kuş sesleriyle uyanmalıyız. Oksijeni tenimizde hissetmeliyiz. Sabah uyanır uyanmaz ayaklarımız toprağa değecek. Bunları söylemesi veya okuması çok kolay ama bunu yapmaya çalışmalıyız” dedi. “Ben alarm sesine uyanamıyorum ki kuş sesleri içinde orada asla uyanmam. Sen uyandırırsın artık beni” derken Salman bir yandan gülüyordu. Sohbetleri devam ederken kahvaltıyı bitirdiler. İkisi de hazırlandı. Birer çanta sırtlarına birer çanta göğüslerine geçirdiler. Zonguldak’tan Hatay’a kadar otostop çekeceklerdi. Eğer şansları varsa tek arabayla gitmeyi planladılar. Tek araba bulamazlar ise ilk olarak Ankara’ya gidip oradan direk Hatay istikametinde otostop çekmeyi düşünüyorlardı. Tam da ikinci plan gibi oldu. İlk başlarda direk Hatay'a giden araba bulamadılar. Daha fazla vakit kaybetmemek için Ankara’ya gittiler. Ankara’da otobana çıkıp bir süre daha otostopa devam ettiler. İkisi de inat etmişlerdi. Direk Hatay'a giden bir araç bulacaklardı. Yaklaşık bir saat bekledikten sonra bir tır durdu ve şansları yüzlerine gülmüştü. Hatay'a gidiyordu.

Tır şoförü Hatay'a beyaz eşya taşıyordu. Bu uzun yolculukta kendine; eğlenceli, iki genç yol arkadaşı bulmuştu. Sıradan bir otostop muhabbeti başladı. “Ee gençler isminiz nedir? Necisiniz?” Salman şoförden tarafta oturduğu için kendini sorumlu hissedip cevapladı, “Ben Salman, arkadaşım da Ferdi. Zonguldak’ta konservatuvar okuyoruz. Tiyatro yapıyoruz. Üçüncü sınıftayız bu sene. Ben Eskişehirliyim arkadaşta Samsunlu. Senin isim neydi abi?” Şoför, sanki günlerdir bu soruyu bekliyormuş gibi, “Memnun oldum gençler. Ben de Muzaffer. Evliyim. Bir tane çocuğum var ilkokula giden. Ellerinizden öper. 38 yaşındayım ama bakmayın böyle seyrek saçlarıma falan. Severim heyecanlı bir şekilde hayatı yaşamayı. Babam tır şoförüydü, onunla çok gittim uzun yola. Okumayınca da mecbur ev geçindirmek için çalışmaya başladım, öyle kaldı gitti işte. Bide bu arada Samsun’a gittim, Atakum’a. Çok güzel yer be. Siz şimdi okul bitince tiyatrocu mu olacaksınız? Televizyonda mı oynayacaksınız?” dedi. Salman, “Yok abi, televizyon falan düşünmüyoruz. Tiyatro yapacağız. Yani sanatımızı icra edeceğiz.” Şoför, “Ben tiyatroyu severim ama sinemayı daha çok seviyorum. Daha doğrusu tiyatroyu yeni yeni öğreniyorum. Ama sinemanın havası bir başka, sesler, görüntüler falan. Ne bileyim daha güzel değil mi?” Ferdi tutamadı kendisini Salman’a dönerek, “Kanka bak işte tam da anlattığım gibi” dedi ve şoföre döndü, “Abi sinemanın hakkını yiyemeyiz ama tiyatro insan için daha sağlıklı ve daha faydalı bence. Senin tiyatroyla yeni tanışman senin suçun değil ki. Çünkü tiyatronun yeteri kadar reklamı yapılmıyor. ‘Bizim geleneklerimiz var. Tiyatroyu bilen gelip izlesin. Anlayan gelsin izlesin. Biz kimseyi çağırmayız, onlar bizi bulur’ gibi saçma sapan gelenekler var. Oysa ki olay böyle değil. Sen mesela işin bitince eve gideceksin, uzanacaksın kanepeye, televizyon izleyeceksin. Reklamlarda çeşit çeşit filmin reklamı yapılacak. Çocuğun, eşin bu reklamı izleyecek. Hatta telefonunu alacaksın, kullandığın tüm sosyal medyalarda filmlerin reklamlarıyla karşılaşacaksın. Hal böyle olunca da toplumumuzun bilinçaltına sinema kültürü yerleşiyor. Mesela sen bayramlarda çocuğuna harçlık versen, ‘Hadi arkadaşlarınla sinemaya gidin’ dersin. Genel olarak kimse ‘Parayı al, arkadaşlarınla kaliteli bir tiyatro oyunu izlemeye gidin’ demiyor. Sen eğer her akşam televizyon reklamında bir tiyatro oyunu reklamı izlesen kesinlikle bu kadar geç kalmazdın. Tabii tiyatronun bu kadar maddi gücü olmadığı için yetersiz kalıyor. Burada da işin içine Kültür ve Turizm Bakanlığı devreye giriyor. Onların biraz daha destek vermesi gerekiyor” dedi. Ferdi sözünü bitirince gülerek, “Abi kusura bakma, bu konuda biraz hassasım. Konu açılınca tutamıyorum kendimi.” Şoför de gülerek cevap verdi, “Ulan sinema güzel bir şey, seviyorum dedim demediğin laf kalmadı. Konuyu bakanlığa kadar taşıdın. Allahtan tiyatroyu kötülemedim. Hatay’a kadar konuşurdun herhalde.” Ferdi, “Yok abi ya. Geçenlerde bir hocayla bu konuyu tartışmıştık. O yüzden içimde kalmış galiba.” Tam o sırada radyodan kısık sesle Mazhar Alanson’un seslendirdiği -Benim Hala Umudum Var- şarkısı çalmaya başladı. Salman ve Ferdi birbirlerine bakarak aynı anda söylediler, “Bizim hala umudumuz var.” Şoför sohbete devam etti, “Hatay’da ne yapacaksınız peki? Tatile mi gidiyorsunuz, çadır falan var?” Ferdi yorulmuştu galiba söze girmeye niyeti yoktu. O yüzden Salman cevapladı, “Yok abi tatil değil. Hem çalışacağız hem sanatın ulaşamadığı yerlere gidip tiyatro yapmak istiyoruz.” Şoför dikkat kesilerek, “Hem çalışıp hem de tiyatroyu nasıl yapacaksınız?” Salman devam etti, “Abi şimdi bizim olayımız şu. Köylere gideceğiz, muhtarla görüşeceğiz bize çadır kurmak için uygun yer göstermesi için. Daha sonra o köyde bir hafta kalacağız. O bir hafta içinde ise tarlalarda veya bahçelerde çalışmak için yine muhtara başvuracağız. Kimin işçiye ihtiyacı varsa bizi yönlendirsin diye. Sabah kalkacağız çalışacağız, paramızı kazanacağız akşam da köye meydanında oyun oynayacağız. Yemek işinde köylüler verir diye ümit ediyoruz. Gece de çadırımıza dönüp yatacağız.” Şoför baya meraklandı, “Bir hafta sonra başka köye mi gideceksiniz? Peki niye çadırda kalıyorsunuz? Bide neden Hatay?” Bu sefer Ferdi anlatmaya başladı, “Aynen öyle abi. Gittiğimiz köylerde en fazla bir hafta kalacağız. Çadırda kalacağız çünkü doğaya dönmek istiyoruz. Biraz düşün abi, bu binalar olmadan önce insanlar nerede yaşıyordu? Bundan yüzyıllar öncesinde insanlar doğada çok da güzel yaşıyordu. Mesela evde yapıp da sokakta yapamadığımız ne var ki? Eğer istersen her şeyi yapabilirsin. O zaman neden doğadan uzaklaşalım. Birbirinden farklı çiçeklerin, ağaçların kokusunu duymak. O esen rüzgarı hissetmek. Üşümek veya terlemek varken klimanın altında beklemek kadar sıkıcı bir şey olabilir mi? O yüzden çadırda yaşamak bizi daha dinç tutacaktır. Biz sokakta özgürüz be abi” dedi. Salman bu konuşmayı devam ettirdi, “Benfy Boodrick diye birisi var abi, biz de onun sayesinde öğrendik. Bir gün bu adamın kitabı elimize geçti daha sonra hayatını araştırdık, kitaplarını okuduk, oyunlarını okuduk, filmlerini izledik derken kendimizi bunun içinde bulduk. Bu adam 80’li yıllarda Avrupa’da tiyatro sanatını ötekileştirilmiş halklara ulaştırmak için sokağa çıkıyor. Başta bulunduğu şehrin sokaklarında yapmaya başlıyor ve daha sonra şehir şehir gezeyim derken kendisini başka ülkelerde buluyor. Sokakta özgürce, hiçbir kurala uymadan, insanlara ulaştırmak istediğini, onlara göstermek istediğini korkusuzca yapıyor. Çok dayak yediği de oluyor hatta hapse bile giriyor. Hapiste yazdığı birkaç oyunu da var. Bizde bu fikre uyarak Türkiye’de sokak sokak gezip yapacağız. Asıl can alıcı nokta ise Benfy bunları yaparken hiçbir şekilde para kazanmıyor. Para kazanmadığı için de kimsenin dediğini yapmak zorunda kalmıyor. Sadece kendi sanatını yapıyor. Bizde bu doğrultuda para karşılığı değil ücretsiz yapacağız. Paramızı başka yollarla kazanacağız. Kısacası sanatımızı yaparken kimsenin kölesi olmayacağız” diye anlattı. Şoförün yüzü gülümsüyordu ama içten gülümsüyordu, “Gençler çok güzel anlattınız valla. Bizim kız okula yeni başladı; sırf kamyoncu, kültürsüz, kaba, hödük bir babası olduğunu düşünmesin diye iki sene önce kitap okumaya başladım. Onun için her şeyi yaparım. Bu dediğiniz adamın kitabını da okuyacağım ama ne kadar anlarım bilmiyorum” diye söylendi gülerek. Sohbetleri bir süre sonra futbola ve siyasete falan kaydı derken yolun nasıl bittiğinin farkına bile varmadılar. Şoför onları gidecekleri köyün girişine kadar getirdi. “Haydi gençler size kolay gelsin. Güzel yolculuk oldu. Vallahi nasıl geçti anlamadım bile. Kendinize dikkat edin.” Salman’la Ferdi el sallayarak, “Eyvallah Muzaffer abi. Allah razı olsun. Sana da iyi yolculuklar. Allaha emanetsin” dediler. Çantalarıyla beraber köy muhtarına doğru yol almaya başladılar.

Köyün içinde yürürken çeşmenin yanında bulunan kıraathaneye doğru gittiler. Çok kalabalık değildi. Hemen bahçede oturan iki yaşlı amcaya selam verip muhtarı nerede bulabileceklerini sordular. Yaşlı amcalar ise yan sokaktan yürüdüklerinde solda kalacağını tarif ettiler. Tarife uyarak muhtarlığa doğru gittiklerinde buldular ve kapı açıktı, tıklatarak içeri girdiler. İki tiyatrocu genci sevecen bir şekilde karşılayan muhtar öncelikle köyü tanıttı. Tam da Zonguldak’ta konuştukları adamın söylediği gibi bir köy olduğunu muhtarın ağzından dinlediler. Yapmak istediklerini anlatınca muhtar hemen yardımcı oldu. Hatta kendi bahçesinde çalıştıracaktı gençleri. “İsterseniz köyümüzün misafirhanesi var orada kalabilirsiniz. Zaten bir hafta kalacakmışsınız sorun olmaz. Sabah kahvaltınızı bahçede işçilerle beraber yaparsınız akşam yemeğini de bizim evde yersiniz ama kalacak yeri bir düşünün siz” dedi. Ferdi, “Yok Varazadat amca. Biz evde kalmak istemiyoruz. Çadırımızda kalacağız. Sen bize çadır için uygun bir yer göster yeter.” Muhtarın adı Varazadat’dı. Ermenice de -Evrenin Armağanı- anlamındaydı. Muhtar çocuklara yardım etmek istercesine, “Tamamdır çocuklar nasıl isterseniz. Derenin yanında ki alan bunun için müsait orada çadır kurabilirsiniz. Ben size yolda eşlik edeyim.” Muhtarın peşine takılan iki genç, bir yandan köyü inceliyorlardı. İnsanların kapı önlerinde veya camlardan birbirleriyle sohbeti, çocukların sokaklarda oyunları, köyde hakim olan birlik beraberlik hoşlarına gitti. Çadır kuracakları yere geldiler. Muhtar, “Çocuklar buraya kurabilirsiniz. Akşam oldu, yoldan geldiniz, gelin bizde yemek yiyin sonra yatmaya gelirsiniz. Sabah da saat 6 da muhtarlığın önünde olun ben sizi bahçeye götürürüm.” Çadırı hızlıca kurdular ve üçü beraber muhtarın evine gittiler. Muhtar çocukları eşine ve çocuklarına tanıttı. Köyde bir hafta yapacakları tiyatrodan bahsetti. İki çocuğu da çok sevindi bu duruma. Büyük ihtimalle yarın sabah uyanır uyanmaz ilk işleri arkadaşlarına bu haberi duyurmak olacaktı. Yemekler yendi arkasına meyveler yendi, muhtarla sohbet eden gençlere çay ikramı yapıldı ve artık uyuma vakti geldi. Çadıra dönen gençler sabah o saatte nasıl uyanacaklarını düşündüler. Telefon alarmıyla uyanmak istemiyorlardı ama bu yorgunlukla, doğanın içinde onların sabah 6 da uyanmalarının imkanı yoktu. O yüzden mecbur telefon alarmları kuruldu. Tulumlarına giren gençler, yorucu geçen günün ardından güzel bir uykuya dalacaklardı. Tam bu sırada Salman, “Kanka yanımızda dere akıyor. Hababam Sınıfı misali su sesiyle sabaha kadar işemeyiz de mi lan?” Ferdi gülerek karşılık verdi, “Kanka gece bir sıcaklık hissedersen, rahatlarsan eğer anla ki iş işten geçmiş durumdadır.” İki genç kendilerini suyun sesine bırakıp uykuya daldılar.
Sabah alarm sesine uyanan Ferdi oldu. Önce çadırdan çıktı, kollarını ve bacaklarını açarak açma-germe hareketleri yaptı. Derin bir nefes aldı ve mutlu oldu. Sonrasında Salman’ı zar zor uyandırabildi. Hazırlanıp muhtarlığın önüne gittiler. Muhtar yolda onları bekliyordu. “Ooo gençler günaydın. Ben ilk gün gelemezsiniz sanıyordum. Pek ümidim yoktu.” Salman gülerek, “Varazadat amca bana kalsa akşama kadar uyurdum da Ferdi zorla uyandırdı.” Muhtar, “Hadi geç kalmayın. Bahçeye gidelim hem kahvaltı yapın hem de işe başlayın.” Muhtarlığın önündeki traktöre atlayıp bahçeye doğru yol aldılar. Bahçeye geldiklerinde muhtar, çalışanların başında bekleyen kahyaya seslendi, “Artin! Hele gel bakalım buraya. Sana iki tane işçi getirdim.” Muhtar kahyaya iki gencin olayını üstün körü anlattıktan sonra muhtarlığa geri döndü. İki genç önce kahvaltı yaptılar sonra hemen çalışmaya başladılar. İşleri akşamüzeri bitti. Öğlen yemeğini bahçeden yiyen gençler, çadırlarına gelince hemen uzandılar. Akşam yapacakları gösteri için dinlenmeye ihtiyaçları vardı. Bir saat uyudular. Uyandıklarında hızlıca köy meydanına gittiler. Köy meydanı çeşmenin yanında, kıraathanenin önündeydi. Muhtardan istedikleri bazı malzemeleri köyün gençleri getirmiş, hazır etmişlerdi. Ufak bir derme çatma sahne kuran iki genç oyun oynamaya hazırdılar. Beş gece Benfy’nin oyunlarından seçtiklerini oynayacaklar ve son gece kendi yazdıkları -Sokak Lambası- oyunu sergileyeceklerdi. Gün boyu köy içinde anons edildiği için köy haklı bu gösteriyi bekliyordu. Tüm köy halkı geldi ve sandalyelere intizamlı bir şekilde oturdular. Salman sahneye çıkıp, “Evet, sayın Vakıflı Köyü halkı. Bugün ilkini yapacağımız gösterimize hoş geldiniz. Ustamız saydığımız Benfy Boodrick’in yazdığı Deniz Bisikleti adlı oyunu sergileyeceğiz. Hepinize iyi seyirler diliyorum.” İki genç yaptıkları aperatif sahnenin arkasında duruyorlardı fakat çok heyecanlıydılar. Salman sahneden indikten sonra seyircilerin hepsi alkışlamıştı. Sessiz bir şekilde “SOKAKTAYIZ!” dedikten sonra oyunlarına başladılar… Oyun bitti. İki genç sahnenin ortasına gelip selamlarını verdikleri sırada tüm köy halkı ayakta alkışladı. Gençler sahnenin arkasına geçtiklerinde ise köy halkı bir anda organize olup düzen içerisinde sandalyeler toplandı. Muhtarın köyde belirlediği gençler; iki tiyatrocu gençten izin alıp, sahneyi toplayıp, muhtarlık binasına götürdüler. Herkes dağıldıktan sonra muhtar iki genci evine yemeğe götürdü. Yemek sofrasında sohbeti açan muhtarın eşi oldu, “Çocuklar çok iyiydiniz. Ne güzel oynuyorsunuz siz öyle. Hayran kaldım. Yani tüm köy halkı hayran kaldı.” Tiyatrocu gençler biraz çekinerek teşekkür ettiler. Muhtar, “Her gün aynı oyunu mu oynayacaksınız?” Ferdi söz aldı, “Yok yok. Belirlediğimiz oyunlar var, her gün farklı oyun olacak. En son gün ise kendi yazdığımız oyunu oynayacağız” dedi. “Hee o zaman iyi. Ben bir an her gün aynı oyunu oynayacaksınız diye korktum.” Muhtarın eşi sohbete girdi, “İş nasıldı? Çok yoruldunuz mu?” Bu sefer Salman hemen laf attı, “Teyzeciğim çok yorulduk vallahi. Alışkın değiliz ya biz böyle işlere o yüzden yorucu geldi. Zaten yemeği yiyelim hemen uyumaya gideceğiz.” Yemek bittikten sonra meyveyi yiyip çayın gelmesini beklemeden uyumaya gittiler. Dört gece daha böyle geçti. Her akşam Benfy’nin farklı oyununu oynadılar, akşam yemeğe muhtarın evine gittiler, yemeği yer yemez hemen uyumaya koştular, sabah erkenden kalkıp tekrar bahçeye yol aldılar. Son oyunu oynayacakları sabaha uyandılar. Bahçeye doğru yürürken Ferdi, “Oğlum son güne geldik ya lan. Tam tamına 5 oyun oynadık” dedi. Salman, “Ben çok alıştım ya. Sabah bile kendi kendime kalkar oldum. Özellikle dün akşam hiç heyecanlanmadan oynadım. Çok mutluyum lan.” Ferdi, “Çok huzurluyum lan.” Salman, “Ama bugün kendi yazdığımız oyunu oynayacağız. O yüzden en iyisini yapmalıyız. Tam bir final olmalı.” Bahçeye doğru yürürken bu şekilde sohbet ederek gittiler.

Akşam oldu. Meydana sahne kuruldu. Son oyunun konuşmasını yapmaya iki tiyatrocu genç birlikte çıktılar. Ferdi, “Evet, Vakıflı Köyü halkı tekrar hoş geldiniz. Bugün sizlere son oyunumuz olan ve kendimizin yazdığı -Sokak Lambası- adlı oyunu oynayacağız. Bizden bir hatıra olsun diye sizlere oyunumuzun içinde geçen bölümlerden bazı yerleri kağıtlara çıkartıp sizlere dağıttık. Bizden size bir hatıra kalsın. Tiyatroyla kalın, sanatla kalın” dedi. Salman söze girmeden önce alkışların bitmesini bekledi, “Bu bir haftada bizlere yardımcı olan, bizlerle ilgilenen, akşamları bizleri izlemeye gelen tüm köy halkına teşekkür ediyoruz. Bizi çok mutlu ettiniz. Ne demiş Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, ‘Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir’ sizler de sanatla kalın.” Salman’ın konuşmasından sonra da alkış tufanı koptu. İlk gün ki kadar heyecanlanmadan oynamaya başladılar… Muhtarın evinde son akşam yemeğini yiyeceklerdi. Sofraya oturdular ama bir kişi eksikti. Muhtarın küçük çocuğu ve tek kızı olan Naira sofrada yoktu. Seslendiler ama gelen olmadı. Muhtarın eşi, “Durun ben bakayım. Oyun oynamaya daldı herhalde” dedi ve çocuğu çağırmaya gitti. O sırada Ferdi, muhtara, “Peki kızının adının anlamı ne?” diye sordu. Muhtarda gülümseyerek, “Özgürlük demektir” dedi. Bu isim iki genç tiyatrocunun çok hoşuna gitti. O sırada muhtarın eşi odaya geldi ama sessizce bir şeyler söyledi, “Gelin gelin size ne göstereceğim. Ama ses yapmayın” dedi. Heyecanlı bir şekilde kadını takip ettiler ve çocukların yattığı odanın önüne geldiler. Kapı hafif aralıktı ve içeriden sesler geliyordu. İçeri bakan iki tiyatrocu genç aynı anda geri çekilip aynı anda birbirlerine baktılar. İkisinin de yüzünde tebessüm vardı ama gözleri doldu. Hatta yanaklarından yaşlar akmaya başladı. Birbirlerine sıkıca sarılırken titrek bir sesle, “Başardık oğlum. Oldu lan. İşte ilk meyvemizi aldık” dediler. Odanın ortasında elinde ki kağıdı okurken bir o tarafa bir bu tarafa yürüyen Naira, akşam tiyatro başlamadan önce dağıtılan kağıtta ki tiradı oynuyordu. Öyle içten öyle istekli ve öyle güzel oynuyordu ki tiyatrocu abilerini mutluluktan ağlatacak derecedeydi. Belki şimdiye kadar tiyatroyu hiç duymamış bir kız çocuğuna, elinde ki metni hem okuyup hem oynarken dışarıdaki dünyayı unutturacak kadar tiyatroyu sevdirmişlerdi…


Sabah olduğunda çadırı toplayıp, çantalarını aldıktan sonra muhtarlığa geldiler. Muhtarla daha önce bahçede çalışmak için günlük anlaştıkları ücreti aldılar. Köy halkıyla ayak üstü tekrar vedalaştıktan sonra ana yola çıkıp otostop çekerek Kahramanmaraş'a gidecek ve yeni bir maceraya başlayacaklardı...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder