Bize Gönderin

Bize Gönderin;
Sevgili okur, eğer sen de bizimle yazdıklarını paylaşmak istersen, yazını önümüzdeki ayın 7'sine kadar -bokgibi1blog@gmail.com - mail adresine gönderebilirsin.
" Haydi dök bize kuruntularını... "

3 Şubat 2018 Cumartesi

Yazık, çok yazık... -Delikadir-

-Ben, benden daha önemliyim.

Kıpkırmızı vosvosumu mavi renkli binanın önüne park ettim. Umarım şikayet eden olmaz. Aslında girişi tam da kapatmıyorum. Ama napayım? Bu Bahçelievler’de araba park edecek yer bulmak ölüm gibi bir şey. Bide vosvosumu öyle her yere park edemiyorum, güvenli olması lazım. İrem’le kahve içmek istediğimizde gittiğimiz Kahve Dünyası’na doğru yürüdüm. Kafeye girdiğimde her zaman oturduğumuz masanın boş olduğunu gördüm. Çantamdan sigaramı, telefonumu çıkarttım. Fazla beklemeyeceğimi anladım çünkü kafamı kaldırdığımda İrem’in kapıdan içeri girdiğini gördüm. “Merhaba Beyhancığım. Çok beklettim mi? Özür dilerim. Yağmur yağıyor ya, otobüsler çok dolu bide trafik felaketti. Sipariş vermedin değil mi? İyi iyi, beraber söyleriz.” İrem genelde böyle yapardı. Soru sorduğunda kendisi cevaplar daha sonra kendisi sonuçlandırırdı. “Yok tatlım, yeni geldim ben de. Şimdi oturdum.”
İrem’le birinci sınıftan beri arkadaşız ve iyi anlaşırız. Sınavlarda falan yardımcı olur, severim onu. Okulu %75 bursla kazanmış. Bence Başkent Üniversitesinin Türkçe Öğretmenliğindeki en zeki öğrencisidir.
Burayı keşfettiğimizden beri; burada buluşur, kahve içeriz, dertleşiriz. Ama bu sefer güzel bir olay için davet ettim.
Garson çocuk, menüyü bırakmak için masamıza geldiğinde işe yeni başladığını anladık ve İrem’le aynı anda birbirimize bakarak gülümsedik. Çünkü sınıf arkadaşımız olan Kadir ve diğer garsonlar, buraya kahve içmeye geldiğimizi ve ne içtiğimizi bildiğinden menüyü getirmeden direkt kahveleri getirirler.
İsimliğinde -Burak- yazan garsona siparişi verdikten sonra İrem’e döndüm, “Adının, berrak ve temiz anlamına geldiğini biliyor mudur acaba? Adının anlamı gibi yaşıyor mudur acaba?” dedim. İrem, gülümseyerek, “Şu isim takıntından vazgeçmeyeceksin değil mi?” Garsonun arkasından bakakaldım, gözüm daldı. “Dayanamıyorum bebeğim. Ama çok keyif alıyorum bu durumdan.”
İrem’le dersler ve notlar gibi sıkıcı şeylerden konuşurken kahveler geldi. “Ohh, kahveler de geldi. Dur şu sigarayı da yakayım sana neler anlatacağım,” dedim. “Al benim sigaramdan iç,” diye sigara paketini uzattı. İrem düzenli olarak sigara içen birisiydi, ben sadece kahvenin yanında içerim. Daha o kadar tiryaki olamadım. “Yok canım, sen Camel içiyorsun, ağır geliyor. Marlboro daha hafif. Hem mentollü. Teşekkür ederim.” – “Tamam tatlım sen bilirsin.” Sigaramı da yaktıktan sonra anlatmaya başladım, “Geçen hafta Olgun bana Kızılay’da Olgunlar Sokak’ın orada evlilik teklifi etmişti, biliyorsun. Salak şey, aklınca kelime oyunu yapmaya çalıştı galiba. Ben daha bunun heyecanını atlatmaya çalışıyordum ki dün gece beni eve bırakırken, ‘Ailelerimiz tanışsın istiyorum. Güzel bir yemek ayarlayacağım,’ dedi. Düşünsene ailemle tanışacak. Evet tatlım. Yemekte evlilik kararımızı açıklayacağız. Büyük ihtimalle yaza da düğün olur. Haklısın; okul bitince, bu yaz planlarımız vardı, yurt dışına çıkacaktık, evet. Ama ne yapalım, eğer evlenirsem ben de artık Olgun’la gerçekleştiririm planlarımı. Kusura bakma canım. Sen de birisini bulursan onla gidersin veya beraber gideriz. Daha güzel olur. Aman boşver tatili, planları. Gerçekten evleneceğim galiba. Çok heyecanlıyım. Gelinliğim nasıl olacak, saçımı nasıl yaptıracağım, düğün nerede olacak falan derken sınavları geçemez, derslerden kalırsam benim için sıkıntı olur. Sen bu dönem bana biraz daha fazla yardımcı olursun değil mi? Sen kıyamazsın arkadaşına, yardım edersin bana. Neyse böyle işte bendeki havadisler. Sen neler yapıyorsun? Bütünlemeler mi? Aman boşver şimdi sınavları. Sence tanışma yemeğinde ne giymeliyim? Cadde üzerinde bir mağazada siyah bir kıyafet gördüm. Çok güzeldi. Kahveler bitince bakmaya gidelim mi? İşin mi var? Ne yapacaksın kütüphanede? Kime söz verdin ki? Sınıftan mıydı o çocuk? Yalan söylesen. İşim var desen olmaz mı? Tamam tamam hadi git dersini çalış. Bitmedi senin de şu derslerin. Ben öderim canım hesabı. İki kahve değil mi sanki. Hadi sen git geç kalma dersine.”
İrem de yangından mal kaçırır gibi gitti. En önemli günümde giyeceğim kıyafet konusunda yardıma ihtiyacım olduğunu bile bile gitti. Acaba tatil planımızı, hatta mezuniyet planımızı bozduğum için mi darıldı? Ama ne yapayım? Evleneceğim. Onunla mı gidecektim tatile? Neyse şu hesabı ödeyim de biraz kıyafet bakınayım. Yalnız başıma. Ya da annemi arayım, o gelir bana yardımcı olmaya.

“Bu insanlar da ne kadar bencil. Ben evlilik diyorum, tanışma yemeği diyorum, arkadaşımdan yardım beklerken o sınıftan bir çocukla ders çalışacağım diye kütüphaneye gidiyor.”


-Kazanmak için her yol mubahtır.

Otoparkta yine yer yok. Mecbur arka sokağa park edeceğim. Kaç kere söyledim bizim çocuklara, “Şuraya duba koyun, başkası park etmesin” diye. Yok arkadaş, kafaları basmıyor ki. Üniversite öğrencileri dedik ama boşa okuyorlar. Ben okusaydım bunlardan daha iyi yerlerde olurdum.
 Neyse ki arkadaşımın mekanının otoparkı genelde sakin oluyor da oraya park edebilirim. Hava baya yağışlı ama çok şükür hemen gelebildim kafeye. Ön bahçede baya müşteri var, arka taraf ne alemde acaba. “Kolay gelsin aslanım,” diye selam verdim ön bahçedeki garson çocuğa. Efendi çocukmuş, “Teşekkür ederim efendim, hoş geldiniz” diye karşılık verdi. Sevdim. Yeni aldığımız garson olsa gerek. Şimdi hatırladım. Burak’tı bu çocuğun adı. Gazi Üniversitesinde Tıp okuyor. Eğer üniversite sınavına girseydim ben de Tıp Fakültesini kazanırdım. Arka bahçeye doğru yürüdüm. Ohoo, arka bahçe de dolu. Bugün işler iyi demek ki.
Hasan’ı gördüm, “Merhaba müdürüm. Ne yaptın bakalım?” dedim. “Hoş geldin kral. Gördüğün gibi çalışıyoruz, işler iyi.” Hasan benim çocukluk arkadaşımdır. Futbolcu olacağım diye bir baltaya sap olamadı, boşta kaldı. Aç kalmasın, bir işi olsun diye yanıma aldım. Müdür yaptım. Ben yokken pek çalışmaz, bilirim ama eski günlerin hatırına tutuyorum işte. “Ee, ne plan yaptın bu akşam için?” dedi. “Akşama güzel bir mekân ayarladım. Güler’le Cansu’yu alıp götüreceğim. Evlilik yıldönümümüzü kutlarken yavrumuz da yanımızda olsun istedim. Babaannesine bırakalım dedi ama o benim gözbebeğim, yanımdan ayıramam. Buraya gelince bile özlüyorum. Güler’e de harika bir hediye aldım. Bayılacak. Iphone’un son çıkan telefonundan aldım ama çok para tuttu be müdürüm. Çok pahalı bir telefonmuş vallahi. O kadar da pazarlık yaptım, arkadaşımın dükkânı dedim ama yok, karaktersiz hiç indirim yapmadı. Ulan o kadar kahve ısmarladık sana biraz indirim yapsan ölür müydün değil mi müdürüm? Bundan sonra buraya geldiğinde Hakan’dan hesap alın.” Bir anda ön bahçedeki garson, Burak, gözüme takıldı. Köşedeki masada oturan kadın müşterilere bakıyordu. Sürekli gelen müşterimiz, rahatsız etmese bari hayvan herif. Hasan bir şeyler anlatıyordu ama sadece sonunu anladım, “Alacağım diyordun sonunda aldın demek telefonu. Vay be kral helal olsun. Nasıl telefon, güzel mi harbiden?” Hasan yine boş boş konuşup yalakalık yapacak belli. “Müdürüm onu bunu boşver de şu Burak nasıl çalışıyor? Efendi, akıllı birisine benziyor ama yakışıklı, uzun boylu, filinta gibi çocuk, kızları rahatsız etmesin?”
“Yok kral. Çok efendi çocuktur. Karıyla kızla işi olmaz. Bir yandan okuyor bir yandan geçim derdinde zaten. Evi de yakın. Gececi olarak aldım. Geceye adam kalmadı.”
“İyi bakalım. Eğer bir sıkıntı çıkarsa hesabını senden sorarım. Para durumu ne alemde?”
“Sabahtan beri iyi iş var. Bugün baya yoğun olacak gibi.”
“İyi iyi, iş olsun. Ne kadar çok para o kadar huzur. Aslında şu arka bahçeye sigara izni alacağız var ya o zaman gör işleri. Ama çok para istiyorlar.”
“Kral, babası vali yardımcısı olan bir arkadaşın vardı. Alaattin’di galiba adı. Söylesene ona, babasının tanıdıkları vardır bize ayarlasın bir şekilde.”
“O aklıma geliyor da şimdi onlara da para yedirmen gerekecek. Onlar parayla beslenir bilirsin. O kadar para verince ne anladım ben bu işten.”
“Haklısın. Ama bir çare bulmamız lazım. Eğer o izni alırsak paraya para demeyiz.”
“Neyse, tamam bakacağım ben. Hadi sen çalış. Garsonlar yatmasın. İş yoksa temizlik var.”
Zamanında çok çalıştım. Tamam, karımın tek çocuk olması ve zengin olması benim buralara gelmem de büyük payı olabilir ama yine de gecemi gündüzüme katıp çalıştım. Bu dükkân düzene otursun diye neler çektim ben neler. Acaba Güler’le tanışmamış olsaydım hala Burger King’te kasiyer olarak mı çalışıyor olurdum? Ama o zamanlar da azimliydim. Şube müdürü olurdum kesin. Müdürün gözüne girmek için erkenden gelir geç çıkardım işten. Şimdi bizim çocuklar tam saatinde gelip mesai biter bitmez gidiyorlar. Bunlar zengin olamaz. Tabii benim gibi şansları yaver gider de zengin birisiyle evlenirlerse o zaman iş değişir.
Çocukluk hayalim vardı benim. Az kaldı gerçekleştirmeme. İşler bu şekilde giderse yaza kalmaz açarım galeri dükkanımı. Nasıl olsa birikmiş param da var, bu sefer kayınpedere ihtiyacım yok. Tamam burayı onun parasıyla açtık ama sonra ödedim parasını, ilerde lafını yapmasın diye. Hem o zamanlar kafe açmak yerine galeri dükkânı açacağım deseydim para vermezdi. Artık hayallerime ulaşmama çok az kaldı. Şimdi tamirde olan -Ford MUSTANG- arabam da o zamana kadar biter. Onu da kapının önüne çekerim. Simsiyah, leopar gibi. Üç yüz bin liraya mal oldu bana bu araba. Burayla Hasan ilgilenir veya kayınpederi koyarız başına, ben de galeride arabalarımla dururum. Gül gibi hayat işte. Tam hayalimdeki gibi.

“Biraz şanslı olacaksın, biraz da zeki. Parayı nereye harcadığını bileceksin. Doğru yatırım yapacaksın. Para; bu hayatta, her şey demektir.”


-Siyahın içindeki mavide kaybolmak.

Elimi yüzümü yıkadıktan sonra aynaya baktım. Tıraşım güzel oldu. Tam istediğim gibi top sakal ve bıyık bıraktım. Sakalım çok hızlı çıktığı için her sabah işe gitmeden tıraş olmak zorundaydım. Tabii bunun yanında bir kötü huyum daha vardı, her sabah kahvaltı yapmadan evden çıkamıyor olmamdı.
Kolumdaki, dedemden yadigâr saate baktığımda 10.40’tı. Hazır olduğuma göre çıkabilirim. Yirmi dakika sonra işe başlamam lazım. Evim yakın olduğundan geç kaldığımda mazeretim de olmuyor.
Sokağa çıktığımda havanın yağışlı olduğunu gördüm. Yağmur yağması bana yaşamın varlığını hissettirir. Yaşamla konuşuyor gibi olurum. Sesli değil, dokunarak konuşmak bu. Baya ıslandım ama zamanında geldim kafeye. Hasan abi daha gelmemişti. 12.00’de gelir genelde. O gelene kadar dükkanla ilgilenen, şef garson olan Uğur abiye selam verip önlüğümü taktım. Uğur abi, “Kadir aradı, bugün sınavı varmış. O gelemeyecek, o yüzden bugün ön bahçeye sen bakacaksın.” – “Tamamdır.” İşe başladığımdan beri ön bahçede birkaç kez durdum. Galiba biraz üşüyeceğim. Ön bahçede az müşteri var. Tek yaptığım, gelen müşterilere, “Hoş geldiniz efendin, buyurun” deyip kapıyı açmak oluyor. Günde on bir saat çalıştığım için saatleri sayarım. Evet, Hasan abi geldiğine göre bir saat olmuş demektir. “Hoş geldin Hasan abi.” – “Hoş bulduk yakışıklı, kolay gelsin. İşler nasıl? Var mı sıkıntı?” – “Yok abi, gördüğün gibi fazla müşteri yok.” – “Tamam koçum, boş boş durma. Güven geldiğinde boş durduğunu görürse kızar, biliyorsun. Masaları falan sil. Bide Güven’in arabasını görür görmez bana seslen.” Hasan abi içeri girdi ve ben -temizlik yapıyormuş gibi- temizlik yapmaya başladım.
Yavaş yavaş müşteriler gelmeye başladıkça tabii ki benim temizlik de bitiyor. Mola saatine kadar saatime bakmam, hayatın genel ilerleyişine göre saati tahmin ederim. Bu huyum da beni hep diri tutar. Hiçbir olayı kaçırmıyorum ki zamanı da kaçırmayayım.
Saatin 13.10 olduğunu bildiren şarkı çalmaya başladı. Buika’nın seslendirdiği El Mundo şarkısı. Şarkı listesi değişmediğinden ve Uğur abinin sabah gelir gelmez müzik çaları açmasından dolayı bu şarkı çaldığında anlarım ki saat 13.10 olmuştur. Yine bir müşteriye kapıyı açarken Güven Bey’in arabasını gördüm. Nereye gidiyor acaba? Yoksa yine otoparka duba koymadılar mı? Otoparka doğru baktığımda dubaları görmedim. Umarım bana da kızmaz. “Hasan abi! Güven Bey geliyor. Arabayı park etmeye gitti haberin olsun.” Hasan abi hemen kalktı -çalışıyormuş gibi- çalışmaya başladı. Güven Bey geldi ama pek sinirli görünmüyor. Etrafa bakındı sonra bana selam verdi, “Kolay gelsin aslanım.” – “Teşekkür ederim efendim, hoş geldiniz,” dedim. Mizacı sert birisidir. Boylu poslu, sarışın, kısa saçlarına inat sakallarını uzatmış. Ne yalan söyleyeyim yakışıklı adamdır. Bide lüks, kaliteli giyinir. Bazen kıskanırım onu. Küçükken hep sarışın olmak isterdim. Belki o da benim gibi, esmer olmak istemiştir. Ama esmer olmak da zor, çok sakal çıkarıyor. Her sabah her sabah bıktım, tıraş olmaktan. Güven Bey’in arkasından, -sapık zengin- diye adlandırdığımız sürekli gelen müşterimiz geldi. Yanında da her zamanki yalakasıyla beraber masaya oturdular. Hemen çıkartır masaya koyar, Küba’dan özel getirttiği purosunu. Yine pis pis kokutacak ön bahçeyi. “Buyurun efendim, menüler” – “Bize iki tane White Chocolate Mocha getir. Birkaç parça da çikolata getir yeter.” – “Hemen efendim.” Siparişlerini girerken dönüp tekrar baktım. Tam sonradan görme zengin tipi var adamda. Üstüne yakışmayan ama pahalı bir takım elbise, masaya dayanan göbek, bağıra bağıra parasını anlatması, pis kokan, kaliteli, özel purosu, son model telefonu, ışıl ışıl saati… Sapık zengin! Kahvelerini masaya bırakıp arkamı döndüğümde kapıdan içeri sanki bir güneş parıltısı giriyor. Aha, işte Beyhan geldi. Umarım her zaman oturduğu yere oturur, arka bahçeye gitmez. Evet, oturdu. Arkasından da arkadaşı geldi. Tabii ki biliyorum -double türk kahvesi orta- içeceğinizi. Kadir’den her şeyi öğrendim. İlk defa servis yapacağım için de heyecanlıyım tabii. “Buyurun efendim, menüler” dedim. Sesim titrek bir halde. Önce şaşırmış gibi birbirlerine baktılar. Sonra isimliğime baktı. Kesin adımın anlamını düşünüyor, takıntısı olduğunu biliyorum. Ağzının oynadığını gördüm. Galiba siparişi söylüyordu ama ben dinlemiyorum. O deniz mavisi gözlerinde, içine bindiğim kayıkla gözlerinin dalgasında sürükleniyorum. Gözleri öyle maviydi ki sanki bundan sonra ay ışığı bile mavi renkte yansıtacak kendisini. Denizde çok fazla kalmıştım, sanki zaman durdu gibi hissettim. Zamanı kaybettim. Hemen menüleri alıp tahmin ettiğim siparişleri girdim. Saatime baktım, zamanı tekrar yakalamalıyım. Uzaktan uzağa izliyorum onu. O esmer tenin içinde bağımsızlığını ilan eden bir çift göz. Kahvelerini masaya bırakırken karşısında oturan kadını kıskandım. Ne güzeldir şimdi onu dinlemek. O sırada arkadan sesler duymaya başladım. Sapık zengin bide yeni gelen küçük bir çocuk sesleniyor. Birisinin yanına gitmeye gerek yok, her zamanki gibi bağıra bağıra çikolata istiyor -en pahalısından.- Acaba Beyhan’a mı kur yapıyor? Ona artistlik yapmaya mı çalışıyor? Neyse, diğeri ne istiyor acaba? Kesin karne harçlığını alıp gelen çocuklardan birisidir. Belki 11 veya 12 yaşında. Kıyafeti de öyle zengin çocukları gibi değil ama önüne kitap falan koymuş, kesin fotoğraf çekinmeye geldi. “Buyur kardeşim, ne istersin?” dedim. “Abi bir tane kapşüno alabilir miyim?” Adını söyleyemiyor, önünde kitap, gariban birisi olduğu belli. Arkadaşlarına hava atmak için gelmiş. Şu kenarda oturan, sabahtan beri birbirlerinin fotoğrafını çeken kadınlardan pek farkı olmayacak. Gidene kadar fotoğraf çekinir artık. Siparişini ekrandan girerken bir yandan gözüm Beyhan’a kayıyor. Bir anda parmağındaki yüzüğe bakakaldım. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Belki de şu an arkadaşına heyecanlı bir şekilde bu yüzüğün hikayesini anlatıyordur. Ya ne olacaktı? Salak kafam! Bu kız sana mı bakar? Kahve içip keyif yaptığı mekânda sen anca garsonluk yaparsın. İlerde doktor olacaksın da şu an kim ne yapsın seni? Yetimsin olum sen. Herkes terk edip gitti, bir tek babaannen kaldı. Bırak elin kızlarını düşünmeyi de doktor olmaya çalış, hayatını kurtar da babaannene olan vefa borcunu öde bari.

“Güven Bey gibi ne şanslıyım ne de yakışıklıyım. Param da yok. Bari doktor olmayı becerebilsem. Belki o zaman her şey istediğim gibi olur.”


-Ben de böyle olsun istemezdim.

Kapıdan dışarıya çıktığımda havanın evden daha soğuk olduğunu anladım. Oysa dışarısının evimizle aynı soğuklukta olduğunu sanıyordum. Bayramlık ayakkabılarımı giydim. Dün gece yatmadan önce güzelce temizledim. Simsiyah, ne güzel de parlıyor. Dün bide işten gelirken köşedeki dükkândan ufak bir parfüm aldım. Onu da bolca sıktım üstüme. Evden çıkarken Merve şaşırdı, “Abi! Ne kadar güzel kokuyorsun. Çok yakışıklı oldun ama annem bayramlıklarını giydiğini görürse çok kızar” dedi. Önce ne güzel sevindirdi sonra da içime korku saldı. Bende, “O yüzden annem gelmeden döneceğim ve bugün işe de gitmiyorum. Bu bizim ilk sırrımız olacak. Anneme söylemek yok tamam mı? Gelirken sana gofret alırım bak. Aferin. Uslu bir şekilde evde otur” dedim.
Babam iş kazasında öldükten sonra mecbur ben de çalışmaya başlamıştım. Kardeşim o zamanlar çok küçüktü. Hafta içinde okuldan sonra, cumartesi de tüm gün berberde çırak olarak çalışırım. Normalde pazar günleri tatildi, evde kardeşimle ilgilenirdim ama o da bu sene okula başlayınca pazar günleri Kızılay’da peçete satmaya başladım. Kışın çok zor oluyor. Bazen akşamları soğuktan dayanamayıp ağladığım oluyor ama dayanmalıyım. Annem fabrikada ne kadar çalışsa da eve babalık yapmam gerekiyor. Kardeşimin çalışmasına asla izin vermem.
Dün berberde çok fazla bahşiş aldığım için bugün çalışmasam da annem anlamaz. Durakta beklerken ayaklarımın üşüdüğünü hissettim. Annem bu ayakkabıyı dört yıl önce bayramlık olarak aldı. Galiba altındaki delikten dolayı yağmur suyu çorabımı ıslattı. Dolmuş sonunda geldi. Sincan-Kızılay dolmuşuna bindim. “Bir öğrenci alır mısınız?” diyerek iki lira uzattım. Boş yer vardı ama oturmaya korktum. Birisi gelip -sen az para verdin oturamazsın- diyerek kaldırır diye çekindim. O yüzden yüzümü cama dönüp yolu izlemeye başladım.
Çok heyecanlıyım. Sonunda ben de sınıf arkadaşlarım gibi olacağım. Bugün ben de normal çocuklar gibi yaşayacağım. Elimi montumun cebine götürdüm. Bir anda geçen hafta Olgunlar Sokak’taki ikinci el kitapçıdan aldığın kitabı unuttum sandım. Belki Melisa kitap okuduğumu görünce beni sevmeye başlar. Belki dikkatini çekmeyi başarırım. Ne kadar tatlı bir kız. Bence sınıfın en güzeli ama onunla konuşurken heyecanlanıyorum ve utanıyorum. Sadece -Merhaba Melisa- diyebildim. O da tatlı bir şekilde sadece -Merhaba Nevzat- dedi. Ne kadar tatlı olabilir ki? Nevzat nedir ya? Kızın ne güzel modern ismi var, bana da ölmüş dedemin adını vermişler. Belki de ileride değiştiririm. Daha modern bir şey olur, Berk gibi mesela. Belki o zaman Melisa da sever beni. Melisa’yı düşünürken durağa geldik. “Abi! Ben inebilir miyim? Özür dilerim söylemeyi unuttum” dedim ve şoför abi kapıyı açtı. Milli Kütüphane’nin orada indim. Ankara’nın meşhur yerlerinden birine gidiyorum. Bahçelievler 7. Cadde’ye. Yolda yürürken çok heyecanlandım. Belki de ilk defa çalışmak dışında bir şey yapacağım. İnsan olduğumu, yaşadığımı hissettim. Yürüyüşüm bile değişti. Mutluydum, diğer insanlar gibi. Peçete satan arkadaşlarım haklıymış. Burada hep zenginler yaşıyor. Her yerde lüks arabalar var. Keşke böyle zenginlerden birinin çocuğu olsaydım. Okuldan sonra çalışmaz, peçete satmazdım. Ben de böyle olsun istemezdim ama ne yapayım…
Her yerde kafeler var, Kızılay gibi burası da ama Kızılay’da bu kadar zengin yok ki. Acaba burada peçete satsam izin verirler mi? Belki buradaki çocuklarda ilk başlarda döverler sonra alışırlar bana, kabul ederler beni. Yolda yürürken sağ tarafta benzinlik gördüm. Gideceğim kafe buralarda bir yerde olmalı. Peçete satan arkadaşım öyle tarif etti. Biraz daha yürüdükten sonra sağ tarafta gördüm. Not aldığım kâğıda baktım aynı isim. Kahve Dünyası yazıyor. Kırmızı bir tabelası var. Kafeye girer girmez ilk gördüğüm boş masaya oturdum. Çok heyecanlıyım. Acaba bir şey sorarlar mı? Ya cevaplayamazsam? Arkadaşımın öğrettiği içeceğin adını tekrarladım, “Kapşüno.” Evet unutmamışım. Hemen cebimden kitabı çıkardım, masaya koydum. Kafamı kaldırıp etrafı incelemeye başladım. Sohbet eden, telefonla uğraşan, birbirlerinin fotoğrafını çeken insanlar var. Hepsi de çok mutlu görünüyor. Birazdan ben de böyle mutlu olacağım. Bir tane adam daha çok dikkatimi çekti. Kalın bir sigara içiyor. Bağıra bağıra konuşuyor. Adam öyle zengin görünüyor ki sanki konuşurken ağzından dolar işaretleri akıyor. Galiba kafelerde böyle yüksek sesle konuşma zorunluluğu var. Heyecandan olsa gerek, çişim geldi. Ama kalkıp gitmeye, işemeye utanıyorum. Eve dönene kadar tutarım. Sipariş vermek için elimi kaldırıyorum ama garson abi beni görmüyor. Acaba Melisa da konuşmadığım zamanlarda beni böyle görmüyor mu? Yine elimi kaldırdığımda kalın sigara içen adam garson abiye seslendi. Onun sayesinde ben de göründüm. Önce o adamın yanına gitti sonra bana doğru geldi. Evet hazırım, sipariş vereceğim. Garson abi ne istediğimi sordu, “Abi bir tane kapşüno alabilir miyim?” dedim. Ohh! Başardım. Garson abi biraz bana biraz masadaki kitaba baktı sonra “Tamamdır, hemen getiriyorum” deyip gitti. Acaba fakir olduğumu, buradaki insanlar gibi olmadığımı anladı mı? Niye baktı ki öyle? Ama kapşüno içecek kadar param vardı. Arkadaşım bana fiyatını söyledi, biliyorum. Etrafı incelerken köşedeki masada oturan iki tane abla dikkatimi çekti. Bu, o ablaydı. Geçen hafta Olgunlar Sokak’ta önümdeki kitabı almaya gittiğimde bir tane abinin sokağın ortasında evlilik teklifi ettiği ablaydı. Hatırladım! Çok güzel görünüyor ama Melisa daha güzel. Ben de büyüyünce Melisa’ya tam orada, sokağın ortasında evlilik teklifi edeceğim.
Garson abi kahveyi getirdi, “Buyur kardeşim, afiyet olsun” – “Çok teşekkür ederim abi.” Kahveyle kitabı yan yana getirdim, kitabı rastgele açtım. Sayfanın birinde kalın harflerle yazılı bir bölüm dikkatimi çekti, okudum. “Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır” yazıyor. Bencede. Ben kim Nevzat kim. Yaşlı ismi bu. Ama güzel sözmüş. Fotoğrafı paylaşırken altına yazayım. Montumun iç cebinden eski model, yarım akıllı telefonumu gizlice çıkardım. Kimse görmeden fotoğraf çekmeliyim. Eğer telefonumu görürlerse çok utanırım. Önce kitap sayfası açık şekilde sonra da sadece kapağı görünecek şekilde kahvenin yanına koyup fotoğraf çektim. En son da kahveyi içiyormuş gibi yapıp kendimi çektim. Fotoğrafları yüklerken o sözü tekrar buldum, açıklama yerine yazdım. Fotoğraflar facebook hesabıma yüklendi. İnşallah Melisa da görür. Kitabın adını merak ettim. Alırken, ince olsun ucuz olur diye rastgele aldım ama güzel kitap galiba. Kapağında kocaman “Aylak Adam” yazıyor altında da biraz küçük harflerle “Yusuf Atılgan” yazıyor. Bunları da yazayım fotoğrafın açıklama kısmına. Ohh be, sonunda bende arkadaşlarım gibi fotoğraf paylaştım. İkinci dönem anlatacağım hepsine.
Kahvenin biraz acı olduğunu bildiğimden iki paket şeker döktüm ama yine de acıydı. İki paket daha döktüm. Çok güzel bir şey de değilmiş bu kapşüno. Kahve içerken kitap okuyormuş gibi yapıyorum. Bir yandan da etrafa bakıyor, insanlarda bana bakıyor mu diye inceliyorum. Kahve bitene kadar böyle bekledim, o sırada fotoğrafımı beğenenler yorum atanlar falan oldu ama bu durum beni hiç mutlu etmedi. Heyecanlandığım kadar önemli bir şey olmadı. Anlık bir mutluluk yaşadım, bitti gitti. Aksine kendimi huzursuz hissettim. Sanki hiçbir şey yapmıyor, boş boş vakit geçiriyorum gibi geldi. Oysa benim hayal ettiğim şey böyle değildi. Çok istediydim bu insanlar gibi mutlu olmayı, onlar gibi hissetmeyi ama hiçbiri olmadı. Acaba arkadaşlarımda bu insanlar da hiçbir şey hissetmeden, mutlu olmadan öyle boş boş, vakit geçsin diye mi oturuyorlar? Eğer öyleyse -Yazık, çok yazık…-


“Şimdi, peçete sattığım arkadaşımla Kızılay’da köşe başındaki simitçiden aldığımız simidi yerken bir bardak çayı paylaşsaydım daha çok mutlu olurdum. Galiba dayanamaz, arkadaşıma sımsıkı sarılırdım.”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder