Bize Gönderin

Bize Gönderin;
Sevgili okur, eğer sen de bizimle yazdıklarını paylaşmak istersen, yazını önümüzdeki ayın 7'sine kadar -bokgibi1blog@gmail.com - mail adresine gönderebilirsin.
" Haydi dök bize kuruntularını... "

11 Mayıs 2017 Perşembe

Eyvah -Fertility Hollis- [Takipçilerimizin Kuruntuları]

38,39,40,41,42… karoları saymaya devam ettikçe kafasında dönüp duran rahatsız edici sesleri, susturabildiğini fark etti. Sayma işlemi biter bitmez karoların birbiriyle olan uyumuna bakacak, resmi eksik kılan yarım kalmış parçaların sayısıyla ilgilenecekti. Dedesi gerçekten haklıydı:” İnsanın canının sıkılması yalnızca aptallığından”dı.
“Dıııt!!”                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                Ses, artık kalkması gerektiğini can sıkıntısına çare bulmaktan daha başka işlerinin olduğunu söylüyordu. Zihninin “Beyaz” diye haykırdığı ama ona göre renginin beyazdan çok griye yaklaştığı o kapıya yöneldi. Usulca attı elini kapıya, adımı da aynı şekilde karşılık verdi o usulluğa. Kapının arkası o usulluğa denk gelmese de olurdu aslında. Bir çift el koşulsuz şartsız vücudunu ele geçiren ve boyun eğip uygulamasını sağlayan bir hareket yaptı. Hareketin başarılı olduğu kararına, işaret edilen sandalyeye oturduğunu fark ettiği anda vardı. Önündeki adam konuştu, konuştu… Önce büyük bir istekle kulak verdi ona. Adam az önce eliyle tek bir hamlede yaptığı büyüyü bu kez mırıldanıyordu. Zihniyle kahkahalar atarken o sözlere, bedeniyle neden bu kadar amadeydi anlamadı. Adam konuştu, konuştu ve yine konuştu... Adam içinden “4 Gözlü Canavar” diye bir şiir yazdı, ama şiiri okumadı.
Sona geldiğinde şiirin başı çoktan uçup gitmişti zaten. Oysa “şiir…” demişti lisedeki edebiyat öğretmeni “Şiirdir en fazla iz bırakan” Öğretmeninin yalancılığına sövdü. Hiç sevmezdi zaten.  “Şiir yazanların çok olsun kızım” dizesiyle kızını sevmiş bir adam neden ve nasıl sevilebilirdi? Şiir iz bırakmaksa eğer, o küçücük kız onca izle nasıl yaşayabilecekti? Bunu nasıl da düşünememişti?! O aklının odalarından edebiyat öğretmeninin yakasına yapışmış hesap sorarken, iz bırakmak istediği adam bir daha görüşmek için söz istedi. Edebiyat öğretmenini itekledi, üstünü başını düzeltip anlamsız bir küfür ederken, elini uzattı adama. Freud’dan bir şeyler geveledi adam gülümseyerek, o da Freud’u andı içinden söverek. Çünkü ona göre onca söze, daha azını hak etmiyordu pezevenk. Dışarı çıktı. Havanın anlamsız boğuculuğuna baktı. “34 dakika sonra yağmur yağacak” dedi çıkışta duran kız. “Yağmazsa ayıp eder” dedi içinden. Dışarı ses duyurmama işini gittikçe sevmeye başlamıştı.” %100 başarı sağlanmıştır!” etiketi için henüz erkendi ancak başarısızlıktan da söz edilemezdi. Ödül için bedeni “Su” dedi. “Hayhay” diyerek yarım litrelik bir su aldı kafaya dikti, şişe indiğinde yarısı boştu artık.             
“Oradan bir paket Marlbora!” dedi amcanın biri. Sonra öksürük tuttu herifi. Uzattı suyu, yarım ağız gülümseyerek. Annesi öğretmişti, gülümsenmeliymiş insanlara ya da başka birtakım şeylere ve evet, onun da annesi gülümseyerek yaklaşılan her şeyin iyileşeceğine inanan annelerdendi. Onun da annesi, mutluluğu bir bardak süt ve bir dilim portakallı kekle getirebilen annelerdendi. Amcanın öksürüğünün kesilmesiyle annesini bir diğer gruba daha dahil edip, yanına koca bir tik attı. Grubun adı “Haksız Çıkmayan Anneler” idi. Annesi o grupla kaynaşırken, diğer yarı, amcaya çiş oldu.
“Meret” dedi amca. “Ağzına sıçıyor ama yine de vazgeçirtemiyor kendinden” güldü. “Hayat gibi koçum” diye devam etti adam. “Hayat gibi” diye yanıtladı oda, aynı gülümsemeyle. Dışarı ses duyurmama oyunundan bir taktikti bu, “duyduğun şekilde karşılık verme”. İnsanlar bunun bir taktik olduğunu anlayamıyordu. “Buna yabancı olmadıklarından olsa gerek” diye düşünürken durdu. Zaman da bir zahmet onu yapsın istedi. Tabi yine yemedi zilli. İleri gitmek varken ne işi olurdu durmakla onun? O anda şişeyi çöpe atan amcadan bir “Hadi eyvallah” sesi geldi. O da “Eyvallah” dedi. Ama bu sefer oyun falan yoktu. Çünkü ona göre bir “eyvallah” çalınırsa kulağa, “eyvallah” demekten başka çaresi yoktur insanın. Tek bir sözcükle gelen onlarca anlamı, kendinden başka hiçbir sözcük karşılayamazdı. Üstelik tek nefeste hiç etmişti zamanı, elini kolunu bağlamıştı. Amcanın “eyvallah”ı; “görüşürüz” demek istemişti, görüşemeyeceklerini bildiği üzere. Zaman bu anı kendi içinde nerede bulacak, ona hangi isimle seslenebilecekti? Zamanın bu çaresizliğine de şahit olduktan sonra eve gitmeye karar verdi. “25 dakika sonra yağmur yağacak” dedi çıkış kapısında duran kız.
“Eyvallah!” diye bağırdı kıza. Kızın kulağına “Eyvah” diye çalındığını bilmese de teşekkür etmek istemişti o yalnızca, bağırdığı “eyvallah” la.

Neyse, ona göre kız da “eyvallah” diyecek ve mesele kalmayacaktı nasılsa.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder