38,39,40,41,42… karoları saymaya devam ettikçe kafasında
dönüp duran rahatsız edici sesleri, susturabildiğini fark etti. Sayma işlemi
biter bitmez karoların birbiriyle olan uyumuna bakacak, resmi eksik kılan yarım
kalmış parçaların sayısıyla ilgilenecekti. Dedesi gerçekten haklıydı:” İnsanın
canının sıkılması yalnızca aptallığından”dı.
“Dıııt!!”
Ses,
artık kalkması gerektiğini can sıkıntısına çare bulmaktan daha başka işlerinin
olduğunu söylüyordu. Zihninin “Beyaz” diye haykırdığı ama ona göre renginin
beyazdan çok griye yaklaştığı o kapıya yöneldi. Usulca attı elini kapıya, adımı
da aynı şekilde karşılık verdi o usulluğa. Kapının arkası o usulluğa denk
gelmese de olurdu aslında. Bir çift el koşulsuz şartsız vücudunu ele geçiren ve
boyun eğip uygulamasını sağlayan bir hareket yaptı. Hareketin başarılı olduğu
kararına, işaret edilen sandalyeye oturduğunu fark ettiği anda vardı. Önündeki
adam konuştu, konuştu… Önce büyük bir istekle kulak verdi ona. Adam az önce
eliyle tek bir hamlede yaptığı büyüyü bu kez mırıldanıyordu. Zihniyle
kahkahalar atarken o sözlere, bedeniyle neden bu kadar amadeydi anlamadı. Adam
konuştu, konuştu ve yine konuştu... Adam içinden “4 Gözlü Canavar” diye bir
şiir yazdı, ama şiiri okumadı.
Sona geldiğinde şiirin başı çoktan uçup gitmişti
zaten. Oysa “şiir…” demişti lisedeki edebiyat öğretmeni “Şiirdir en fazla iz
bırakan” Öğretmeninin yalancılığına sövdü. Hiç sevmezdi zaten. “Şiir yazanların çok olsun kızım” dizesiyle
kızını sevmiş bir adam neden ve nasıl sevilebilirdi? Şiir iz bırakmaksa eğer, o
küçücük kız onca izle nasıl yaşayabilecekti? Bunu nasıl da düşünememişti?! O
aklının odalarından edebiyat öğretmeninin yakasına yapışmış hesap sorarken, iz
bırakmak istediği adam bir daha görüşmek için söz istedi. Edebiyat öğretmenini
itekledi, üstünü başını düzeltip anlamsız bir küfür ederken, elini uzattı
adama. Freud’dan bir şeyler geveledi adam gülümseyerek, o da Freud’u andı
içinden söverek. Çünkü ona göre onca söze, daha azını hak etmiyordu pezevenk. Dışarı
çıktı. Havanın anlamsız boğuculuğuna baktı. “34 dakika sonra yağmur yağacak”
dedi çıkışta duran kız. “Yağmazsa ayıp eder” dedi içinden. Dışarı ses duyurmama
işini gittikçe sevmeye başlamıştı.” %100
başarı sağlanmıştır!” etiketi için henüz erkendi ancak başarısızlıktan da
söz edilemezdi. Ödül için bedeni “Su” dedi. “Hayhay” diyerek yarım litrelik bir
su aldı kafaya dikti, şişe indiğinde yarısı boştu artık.
“Oradan bir paket Marlbora!” dedi amcanın biri. Sonra öksürük
tuttu herifi. Uzattı suyu, yarım ağız gülümseyerek. Annesi öğretmişti, gülümsenmeliymiş
insanlara ya da başka birtakım şeylere ve evet, onun da annesi gülümseyerek
yaklaşılan her şeyin iyileşeceğine inanan annelerdendi. Onun da annesi,
mutluluğu bir bardak süt ve bir dilim portakallı kekle getirebilen
annelerdendi. Amcanın öksürüğünün kesilmesiyle annesini bir diğer gruba daha
dahil edip, yanına koca bir tik attı. Grubun adı “Haksız Çıkmayan Anneler” idi. Annesi o grupla kaynaşırken, diğer
yarı, amcaya çiş oldu.
“Meret” dedi amca. “Ağzına sıçıyor ama yine de
vazgeçirtemiyor kendinden” güldü. “Hayat gibi koçum” diye devam etti adam.
“Hayat gibi” diye yanıtladı oda, aynı gülümsemeyle. Dışarı ses duyurmama
oyunundan bir taktikti bu, “duyduğun şekilde karşılık verme”. İnsanlar bunun bir
taktik olduğunu anlayamıyordu. “Buna yabancı olmadıklarından olsa gerek” diye
düşünürken durdu. Zaman da bir zahmet onu yapsın istedi. Tabi yine yemedi
zilli. İleri gitmek varken ne işi olurdu durmakla onun? O anda şişeyi çöpe atan
amcadan bir “Hadi eyvallah” sesi geldi. O da “Eyvallah” dedi. Ama bu sefer oyun
falan yoktu. Çünkü ona göre bir “eyvallah” çalınırsa kulağa, “eyvallah”
demekten başka çaresi yoktur insanın. Tek bir sözcükle gelen onlarca anlamı,
kendinden başka hiçbir sözcük karşılayamazdı. Üstelik tek nefeste hiç etmişti
zamanı, elini kolunu bağlamıştı. Amcanın “eyvallah”ı; “görüşürüz” demek
istemişti, görüşemeyeceklerini bildiği üzere. Zaman bu anı kendi içinde nerede
bulacak, ona hangi isimle seslenebilecekti? Zamanın bu çaresizliğine de şahit
olduktan sonra eve gitmeye karar verdi. “25 dakika sonra yağmur yağacak” dedi
çıkış kapısında duran kız.
“Eyvallah!” diye bağırdı kıza. Kızın kulağına “Eyvah” diye
çalındığını bilmese de teşekkür etmek istemişti o yalnızca, bağırdığı
“eyvallah” la.
Neyse, ona göre kız da “eyvallah” diyecek ve mesele
kalmayacaktı nasılsa.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder