Bize Gönderin

Bize Gönderin;
Sevgili okur, eğer sen de bizimle yazdıklarını paylaşmak istersen, yazını önümüzdeki ayın 7'sine kadar -bokgibi1blog@gmail.com - mail adresine gönderebilirsin.
" Haydi dök bize kuruntularını... "

15 Ağustos 2017 Salı

İlk Görüşte "Dostluk" -Delikadir-

Konser bittiğinde üçü birlikte Lemi’nin arabasıyla eve doğru gidiyorlardı. Evin önüne arabayı park ettikten sonra gecenin o saatinde hala açık olan tekel bayiden içecekleri almak için girdiler. Tekel bayi yan komşuları sayılırdı, o yüzden Elif ve Merve’yi tanıyordu. İçecekleri de aldıktan sonra eve girdiler. Lemi bu eve ilk defa giriyordu, kadınların gösterdiği koltuğa oturdu. Kadınlar odalarına geçip eşofmanlarını giyerken Lemi koltuğun önünde ki masanın üstündekileri kaldırdı ve masayı kurmaya başladı. Mutfak hemen oturduğu yerin çaprazındaydı. Mutfağa girdi dolapları tek tek karıştırarak votka için uygun bardakları bulmaya çalıştı. Votka, Schweppes-Mandarin ve bulduğu en uygun üç bardakla birlikte salon olarak kullandıkları koridora geri geldi. Masayı güzelce hazırladı. Kadınlar geldiklerinde şaşırdılar. İlk fırça Merve’den gelmişti: “Ya sen niye uğraştın? Misafirsin, otursan şurada misafir gibi.” Sanki bayrak yarışı vardı, Elif aldı bayrağı eline: “Biz hallederdik, iki dakika bekleyemedin mi şurada? Bu arada sende üstünü değiştir, yanında var mı bir şeyler? Bizimkiler sana pek olmaz gibi.” Hafif tebessümlü bir şekilde bütün fırçaları kucağında tutan, sahiplenen Lemi: “O kadar yoruldunuz bu işi de ben yapayım bari diye düşündüm. Bu arada çantamda eşofmanlarım var, müsait bir oda gösterirseniz ben değiştiririm hemen.”

Kadınlar uygun bir oda ayarladılar. Lemi hızlıca eşofmanlarını giyip gelmişti. Lemi’nin hazırladığı masanın etrafına, yere oturmuşlar, Elif bardakları -hepsini eşit ayarlayarak- dolduruyordu. Bardaklar doldu ve havaya kalktı. Neyin şerefine içeceklerini bilmiyorlardı ama bir yandan düşünüyorlardı. Merve hemen atıldı: “O gün, tanıştığımız gün ki konsere.” Hepsi aynı anıyı hatırlamış, gülerek bardakları kaldırıp açılışı yapmışlardı.


Elif ve Merve aynı müzik grubunda bulunuyorlardı. Elif küçük yaşta öğrendiği bateriyi üniversite yıllarında kurdukları grupta çalarak hem okuyup hem para kazanıyordu. Merve’nin ise çok güzel, kalın ve tok sesi vardı. Grubun solistiydi. O da üniversite okurken bir yandan sesiyle para kazanıyordu. Bunların grubu bir gün başka bir şehre -Lemi’nin üniversite okuduğu şehre- canlı müzik şeklinde ufak bir konser vermeye gitmişlerdi. Bir barda çıkacaklar, güzel de para kazanacaklardı. Lemi’nin bir arkadaşı bu konsere giderken Lemi’yi de çağırmıştı. Simge adında ki bu arkadaşı Elif’le Merve’yi de tanıyordu. Konsere gittiklerinde çok eğleniyorlardı. İçtikleri biradan ve ortamdan aldığı keyiften olsa gerek Lemi biraz çakırkeyif olmuştu. Tam o sırada grubun en güzel çaldığı şarkılardan birisi olan twist and shout şarkısını çalmaya başlamıştı. Ortamın da eski Amerikan barları gibi olmasından ötürü Lemi dayanamamış ve ayağa kalkıp dans etmeye başlamıştı. Lemi’yi gören diğer müşterilerden birçoğu da kalkıp kendi hallerinde dans etmişti. Bu durum başta Merve’yi ve grubun diğer elemanlarını çok sevindirmişti. Ortam biraz daha samimi ve eğlenceli olmaya başlamıştı. Hatta Merve şarkıyı bitirdikten sonra Lemi’ye dönerek “Hey kovboy, thank you!” demişti. Konser bittiğinde Elif ve Merve hem Simge’nin yanına gelmiş hem de Lemi’yle tanışma fırsatı bulmuşlardı. Bu şekilde tanışmışlar ve bundan sonra birkaç kez daha görüşmüşlerdi.

Lemi bu iki kadını tanıdıkça daha da şaşırıyordu. İkisi de Endüstriyel Tasarım Mühendisliği okuyordu. Elif dersleri dışında hem dans dersi veriyor hem bateri çalıyordu. Merve grubun solistiydi ama bir yandan seslendirme yapıyordu. Belki de şu an çocukların izlediği birçok çizgi filmde sesi duyuluyordu. Hayalleri, hedefleri ve hayatları birbirinden farklıydı. Çok yönlü bir yaşantıları vardı.
Lemi duvara asılmış raflarda ki kitaplara takılmıştı: “John Verdon’ın bütün kitaplarını dizmişsiniz, hanginiz katil avlıyor acaba?” Merve sanki küçük yaşta arkadaşını ispiyonlayan çocuk gibi işaret parmağını Elife doğru uzattı: “Bu okuyor ya. Psikopat resmen. Bazen kitapları gece yatarken okuyor sonra geliyor cinayetleri bana anlatıyor. Kaç gece bunun yüzünden sabaha kadar gözümü kırpmadan bekledim bir bilsen,” Elif bol sesli bir kahkahanın ardından: “Bayılıyorum ya bu huyuna. Bazen çok güçlü kadındır bazen de çok ürkek bir kız çocuğu gibi olur. Gece anlatıyorum sonra gidip yatıyorum, arada bir su içmeye uyandığımda gidiyorum bakıyorum ki hala uyanık. Kızım korkma, o kadar polisiye kitabı okudum ben korurum seni. Bu arada Türk Dili ve Edebiyatı okuduğun belli, kitaplar gözünden kaçmıyor.”

Lemi gülerek devam etti: “Bildiğim kadarıyla polisiye romanlarda katili buluyorlar. Öldükten sonra başlıyor olay,” Elif yine bir kahkaha attı: “Tamam işte. Merve’ye bir şey olursa katilini bulurum ben.”
Merve iki elini de açtı yüzü asık bir şekilde: “Bu gece de uyuyamam ben artık. Hay senin katiline…”
Elif ve Lemi aynı anda bir kahkaha patlattı, Merve biraz geç katıldı onlara. Lemi etrafı incelerken resmen mutlu oluyordu. Ev eşyaları özenle ayarlanmış, duvarlar rengarenk, yazılar yazılmış, resimler çizilmiş, fotoğraflar asılmıştı. Bu evin bir ruhu vardı, emindi buna. Gözleri duvarları incelerken: “Bu evin bir sihri var, sadece oturarak etrafı inceleyerek mutlu olabiliyorum. Ruhu var bu evin. Hissediyorum. Bunun sırrı ne?” Elif ve Merve birbirine bakarak gülümsediler. Merve telefonunu eline aldı: “Önce sana birkaç fotoğraf göstereceğim, sonra da bir şey okutacağım.” Lemi eline aldığı telefonda kirli duvarları olan, basık, karanlık bir oda gördü. Merve gülümseyerek: “Bu evin, biz ilk taşındığımız hali.” Lemi bir fotoğrafa bir eve bakıyordu. Gözlerine inanamıyordu. Nasıl bu kadar değişebilirdi? Sonra aklına kadınların tasarım mühendisliği üzerine okuduğunu hatırladı. Elif parmağıyla duvarda bir yazıyı gösteriyordu: “Bak şurayı oku. Bizim bu eve ilk geldiğimizde ki felsefemiz buydu.” Lemi yerinden zar zor, sallanarak kalktı. Duvarın karşısına geçti ve sesli bir şekilde yazıyı okudu: “Bahçesi çölleşmiş, cezaevi benzeri okullarda öğretmenler şefkatli, öğrenciler mutlu olamaz.” -Murat Menteş- #RuhiMücerret. Aynen bu şekilde yazıyordu. Yazı siyahla boyanmış küçük bir bölümün üzerine kırmızı renkle yazılmıştı. Lemi bu yazıyı unutmamak için telefonunu çıkarıp fotoğrafını çekti.

Merve söze başladı: “İnsan ilk olarak kendi odasını sonra evini güzelleştirmeli ki daha sonra dünyayı güzelleştirebilsin. Her gün sabah dünyaya gözümüzü bu evde açıyoruz. Bu ev güzel olmazsa, etrafa bakarken bizi mutlu etmezse güne nasıl güzel başlayabiliriz ki?” Elif hemen devem etti: “İlk otururken ev sahibiyle anlaştık zaten. Tasarım üzerine okuyoruz. Önce kendi evimizi tasarlayalım, hayallerimizi gerçeğe uyarlayalım istedik. İki günümüzü almıştı. Bak duvarda ki ahşap kasalar var ya; içi mavi dışı turuncu olan var o beni, içi siyah dışı kırmızı olan Merve’yi temsil ediyor. Kendimiz zımparaladık, boyadık, vernikledik.” Merve parmağıyla diğer duvarı gösterdi: “Mesela şurada iki tane saat var. Onlar bizim ödevlerimizdi. Kare olanı Elif yaptı, elips olanı ben yaptım. Elif’in saati Londra saatine göre ayarlı benim saatim Venedik’e göre ayarlı.” Lemi arkasını dönüp yan yana duran saatlere bakarken altında ki yazıyı yavaş yavaş okumaya başladı: “BURASI DÜNYANIN BİLMEM KAÇINCI HARİKASI!” Elif Lemi’ye doğru dönerek: “Burası beş katlı bir hapishanenin herhangi bir koğuşu değil, dünyanın bilmem kaçıncı harikası,” Lemi geri geldi yerine oturdu ve aklına takılan soruyu sordu: “Siz nasıl tanıştınız ya? Böyle birbiri için yaratılmış iki insan nasıl birbirini buldu?” işte hikâye şimdi başlıyordu…

Bardaklar dolu bir şekilde tekrar kalktı ve boş bir şekilde masaya konuldu. Merve ilk başlayan oldu ama bir yandan bıyık altından gülüyordu: “Okulun ilk haftasında tanıştık. Ben Ankaralı olduğum için içimde biraz hanım ağalık vardır. Bakma öyle cinayet hikayelerinden korktuğuma. Özünde sert birisiyimdir. Erken geldiğim bir gün en arka sıralara oturdum. Sınıfta öyle beklerken Elif girdi içeri. Kafasına banda bağlamış, böyle naif bir şekilde yürüyor, dikkatimi çekti. Bir an kendimi sorguladım tercihlerim mi değişti diye.” Elif gülerek araya girdi: “O gün okulda ki erkekler bile bunun kadar gözleriyle taciz etmemiştir beni,” üçü aynı anda kahkahayı bastı. Lemi merakla dinlerken Merve devam etti: “Ders bitene kadar Elif’i izliyorum. Bilmiyorum ne olduğunu ama hissediyorum, özel bir şey var. Ders bitti, ben sigara içmeye bahçeye çıktım. Sonra bir baktım bu geliyor bana doğru. Çakmak istedi. Çakmağı verdim ama içimden de ‘Aha fırsat bu fırsat, tanışmalıyım,’ diyorum. İlk orada tanışmıştık.” Elif devam etti: “Çakmak istemeye gidiyorum ama nasıl gidiyorum bir de bana sor. Yanına gidene kadar baştan aşağı süzdü beni.” Merve araya girdi: “Ya bu İzmir’den gelmiş, hoş kız, çıtı pıtı güzel bir şey. Ama tabii o kadar zaman geçti ben hala erkeklerden hoşlanıyorum.” Elif kahkaha atarak devam etti: “Es kaza lezbiyen olsa kendimi kurtaramayacağım. Kaba bir insan olduğunu düşünürsün ama gördüğüm en kibar Ankaralı: Merve’dir. Bu arada ben de çok sevmiştim onu. O kadar insan arasından çakmak almaya ona iten bir şey vardı. Sonrasında sohbetimiz devam etti. Derslerde beraber oturuyoruz, ders çıkışlarında beraberiz falan. İki hafta oldu bir yerde oturuyoruz, kahve içiyoruz Merve bana: ‘Ya Elif bence biz eve çıkalım. Ben hissediyorum yani hayatımın aşkı gibi hayatımın dostunu buldum. Tamam sen devlet yurdundasın, ben özel yurtta. Ama istersek yurdu bir şekilde ayarlarız eve çıkarız. Yurtta ki salakları çekmek istemiyorum. Bide biliyorsun yemek yemeyi severim, yurtta ki yemekler güzel değil, aç kalıyorum,’ benim de aklımdan geçen böyleydi. Belirli saatlerde yurda gir, belirli saatlerde yemek ye falan uğraşamıyordum. Kabul ettim. O hafta bir şekilde önce evdekileri ayarladık daha sonra yurtlara bir yalan uydurarak çıktık.” Merve sinirli bir şekilde söze girdi: “İşte o şerefsizin evladı o zaman çıktı karşımıza.” Lemi şaşırmış bir halde sordu: “Ne şerefsizi? Noldu ki?” Merve anlatmaya başladı: “Biz yurttan ayrılmadan bir ev bulduk, ev sahibiyle konuştuk bakmaya gidecektik. Yurttan ayrıldık elimizde valizler, ev hazır zaten hemen yerleşiriz diye düşünüyoruz. Eve gittik. Eve girdik, sahibi arkamızdan eve girdi. Önce kapıyı kilitledi. Biz korktuk tabi. Bu sapıklık yapmaya çalıştı, aklı sıra taciz edecek bizi. İkimiz aynı anda adamın üstüne atladık. Elif adamın arkasından kollarını kilitledi. Ben de bir koşu mutfağa gittim bir tane tava buldum, koşarak geldim bu adamın kafasına bir vurdum. Adam yere düştü, Elif elimden tavayı aldı yerde yatan adamın kafasına bir geçirdi. İzmirli falan böyle hanım hanımcık durduğuna bakma, adamı öldürecekti valla. Biz oradan valizleri aldık koşarak kaçtık. Elimizde valizler ortada kaldık.” Lemi ağzı açık Merve’yi dinlerken Elif devam etti: “Sokakları geziyoruz, ev arıyoruz ama öyle yürüdük ki yere yıkılacaktık. Bir de Ekim ayıydı galiba hava biraz soğuk. Te buralara kadar yürüdük işte, zar zor bu evi bulabildik. İlk oturduğumuzda burada eşya falan yoktu. Ev boştu. İlk birkaç gün arkadaşlarda kaldık. Tabii para yok o zamanlar. Arkadaşın birinde biraz fazla kalmışız. Yani bir ay falan işte. 30 gün nedir ki? İnsan arkadaşlarını 4 hafta idare etmez mi ya? Arkadaşlık bitmiş Lemicim,” öyle bir güldüler ki evin içinde yankılandı kahkahaları. Lemi bardağını kaldırırken: “1 ay, 4 hafta, 30 güne içelim.” Elif gülerek anlatmaya devam etti: “Yataklarımızın altında kasalar var mesela. Baktık eşya alamıyoruz, çok pahalı. Dedik ki pazara gidelim kasa toplayalım. Ucuza kasalar bulduk. Güzelce ayarladık, birbirine bağladık falan yatak yaptık kendimize. Yatak demişken; Merve sabahları gelir odama, kedi gibi sırnaşır yanıma. Sevgilim gibi öperek koklayarak uyandırır beni, elimden tutar ‘hadi kalk artık sıkıldım’ der ben de her ne kadar uykulu olsam da kıyamam ona, sıkılmasına dayanamam ‘küçük kız kardeşim sıkılıyor’ diye kalkarım yataktan. Bu arada koltuğun altında da fabrikada ki paletlerden var mesela. Üstüne örtü örttük ki anlaşılmasın diye. Gece burada yatacaksın ama rahattır, merak etme.” Muhabbet böyle birkaç saat daha sürdü. Merve’yle Elif odalarına çekilip yatmaya giderken Merve gecenin son sözünü Elif’e sarılarak -ayakta zor duruyor- söyledi: “Biz ilk görüşte dost olduk Lemicim. O benim annemden hiçbir zaman doğmamış kardeşim. Herkese nasip olmaz.”

Elif, Merve’nin odasından çıktığında Lemi’yi çantasıyla uğraşırken gördü. Lemi de Elif’i görür görmez hemen toparlandı ve dolaptan aldığı birayı elinde tutarak yatacağı koltuğa oturdu. Elif de hem mutlu hem gülümseyerek koltuğun bir köşesine oturdu. İkisi de duvara bakarak sanki sessiz bir şekilde konuşuyorlardı. Lemi muhabbeti başlattı: “O güzel sohbetinizi bozmak istemedim ama hiç mi kötü anlarınız olmadı? Hatırlamak istemediğin bir şey yaşamadınız mı?” Elif kafasını tavana kaldırdı, hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Sonra Lemi’nin elinden birayı aldı ve sanki uzun soluklu bir şey anlatacakmış gibi yerinden doğrulup önce biradan içti ardından konuşmaya başladı: “Bizim öyle kötü hatırlanacak bir olayımız hiç olmadı. Biz bir kez daha böyle bir şekilde yaşadıklarımızı anlattık ve sonrasında dayanamayıp mutluluktan birbirimize sarılıp ağladık. Ama sadece mutluluktan ağladık. Senin de öyle bir şeye şahit olmaman için bazı şeyleri anlatmadım ama Merve’yi güzelce uyuttum şimdi anlatabilirim.” Koltuğun üstünde duran birayı sırayla bir o bir diğeri içerek konuşuyorlardı: “Beni o kadar iyi anlar ve tanır ki; neyden rahatsız olduğumu hemen bilir ve ben söylemedikçe konusunu açmaz. Ben de onu anlarım. Başka insan tepkisinden bile anlamaz belki ama ben bakışlarından bile anlarım. Hiçbir şeye alınmaz, darılmaz, gücenmez kafası rahattır. Onda en çok sevdiğim iki özelliği var; sır tutması ve konuşması. Öyle güzel sır tutar ki, gözüm kapalı her şeyimi anlatabilirim. Genelde ‘sırrım olsa da anlatsam’ derim. Bazen sadece sessizce sırrını dinler rahatlarsın bazen de sırrını dinledikçe konuşur, sana bir şeyler anlatır rahatlatır seni. Anlatacakları hiç bitmez. Saatlerce konuşabilir. Çok güzel sohbet eder, farkındasındır zaten. Bıkmadan dinleyebilirim onu. Bu arada ben de sana bir sır vereceğim: Merve’nin kulakları küçükken uçak kanatları gibiymiş. Yavrum benim, ameliyat olmuş da ancak bu hale gelmiş. Aslında kendisi de çok eğlenerek anlatır bunu. Sen benden duymuş olma.” Elif masumane bir şekilde gülerek bitirdi sözünü. Lemi can alıcı soruyu sordu: “Evde hanginiz daha baskın birey peki?” Elif’in gözleri ışıldadı: “Galiba dostluğumuz bu yüzden bitmeyecek. Baskın birisi yok. Yeri geliyor ben ona kızıyorum, yanlışını söylüyorum. Eğer ben yanlış yapıyorsam bir abla gibi beni düzeltir, hatamı gösterir ama hep destek olur. Biz birbirimizin hem sert ablası hem mızmız küçük kardeşiyiz. O benim tek bir şeyim değil ya her şeyimdir. Ama mükemmel dost kavramı diye bir şey varsa işte o benim için Merve’dir.” Lemi kafasını karıştırarak ve bir yandan gülerek söze girdi: “Hanginiz diğerine daha aşık anlayamadım. Bakalım kim daha önce evlenme teklifi edecek.” İkisi de bir süre bu düşünceye güldü. Elif kalktı yatağına giderken güzel bir şey hatırlamış gibi: “Aaa! Bu arada Merve sanki Ankaralı değil de Adanalı gibi yemek yapar. Bol acılı. Eli yatkındır yemek yapmaya. Yarın akşam güzel bir ziyafet çekeriz. Ben gideyim yatayım, senin de uykun gelmiştir zaten. İnşallah rahatça uyursun. Hadi iyi geceler.” Lemi de elini kaldırdı: “İyi geceler Elif. Galiba ihtiyacım olan detayları anlatmış oldun bana.” Lemi sözünü bitirene kadar Elif çoktan odasına girmiş ve kapısını kapatmıştı.

Sabah olduğunda Elif ve Merve koltuğun üstünde ki yatağın toplanmış ve yastığın üstünde “Erdal Bakkal” stickkerıyla iğnelenmiş birkaç kâğıt gördüler. Yan yana oturdular ve Elif okumaya başladı: “Lemi ve Simge haftalar öncesinden ayarlamıştı. Elif ve Merve’nin konserine gidecekler, daha sonra o gece onlarda kalacaklardı. Ama Simge'nin yetiştirmesi gereken ödevler olduğu için Lemi’yi yalnız bıraktı. Arabasına atlayan Lemi akşam ki konsere yetişmeye çalıştı. Gittiğinde konser yeni başlıyordu. Elif’in ritmlerini, Merve'nin o güzel sesini kaçırmadan dinleyecekti. Masaya oturur oturmaz garsona dönüp: “50’lik fıçı bir de çerez tabağı alabilir miyim?” dedi. Daha sonra kendisini sahnede ki o eğlenceli gruba bıraktı.

Konser bittiğinde üçü birlikte Lemi'nin arabasıyla eve doğru gidiyorlardı. Evin önüne arabayı park ettikten sonra gecenin o saatinde hala açık olan tekel bayiden içecekleri almak için girdiler. Tekel bayi yan komşuları sayılırdı, o yüzden Elif ve Merveyi tanıyordu. İçecekleri de aldıktan sonra eve girdiler. Lemi bu eve ilk defa giriyordu, kadınların gösterdiği koltuğa oturdu. Kadınlar odalarına geçip eşofmanlarını giyerken Lemi koltuğun önünde ki masanın üstündekileri kaldırdı ve masayı kurmaya başladı...”

Kadınlar kağıtta yazılanların devamını anladılar. Lemi, kadınlar gece yattıktan sonra, en iyi yaptığı şeyi -sarhoşken yazmak- yaptı. Uyumadan önce Elif ve Merve’nin hayatlarını kaleme almıştı.

En son kağıdın arkasında bir not vardı: “BU BENDEN SİZE EV HEDİYESİ OLSUN. DUVARDA EN GÜZEL YERE ASARSINIZ.” Kadınlar bu ev hediyesini saatlerin altında ki yazının altına yan yana duvara çiviyle tutturmuşlardı. Böylece Elif ve Merve'nin ilk görüşte başlayan dostluklarının bir hikayesi olmuştu…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder