Konser bittiğinde üçü birlikte Lemi’nin arabasıyla eve doğru
gidiyorlardı. Evin önüne arabayı park ettikten sonra gecenin o saatinde hala
açık olan tekel bayiden içecekleri almak için girdiler. Tekel bayi yan
komşuları sayılırdı, o yüzden Elif ve Merve’yi tanıyordu. İçecekleri de
aldıktan sonra eve girdiler. Lemi bu eve ilk defa giriyordu, kadınların
gösterdiği koltuğa oturdu. Kadınlar odalarına geçip eşofmanlarını giyerken Lemi
koltuğun önünde ki masanın üstündekileri kaldırdı ve masayı kurmaya başladı. Mutfak
hemen oturduğu yerin çaprazındaydı. Mutfağa girdi dolapları tek tek
karıştırarak votka için uygun bardakları bulmaya çalıştı. Votka,
Schweppes-Mandarin ve bulduğu en uygun üç bardakla birlikte salon olarak
kullandıkları koridora geri geldi. Masayı güzelce hazırladı. Kadınlar
geldiklerinde şaşırdılar. İlk fırça Merve’den gelmişti: “Ya sen niye uğraştın?
Misafirsin, otursan şurada misafir gibi.” Sanki bayrak yarışı vardı, Elif aldı
bayrağı eline: “Biz hallederdik, iki dakika bekleyemedin mi şurada? Bu arada
sende üstünü değiştir, yanında var mı bir şeyler? Bizimkiler sana pek olmaz
gibi.” Hafif tebessümlü bir şekilde bütün fırçaları kucağında tutan, sahiplenen
Lemi: “O kadar yoruldunuz bu işi de ben yapayım bari diye düşündüm. Bu arada
çantamda eşofmanlarım var, müsait bir oda gösterirseniz ben değiştiririm
hemen.”
Kadınlar uygun bir oda ayarladılar. Lemi hızlıca
eşofmanlarını giyip gelmişti. Lemi’nin hazırladığı masanın etrafına, yere
oturmuşlar, Elif bardakları -hepsini eşit ayarlayarak- dolduruyordu. Bardaklar
doldu ve havaya kalktı. Neyin şerefine içeceklerini bilmiyorlardı ama bir
yandan düşünüyorlardı. Merve hemen atıldı: “O gün, tanıştığımız gün ki
konsere.” Hepsi aynı anıyı hatırlamış, gülerek bardakları kaldırıp açılışı
yapmışlardı.
Elif ve Merve aynı müzik grubunda bulunuyorlardı. Elif küçük
yaşta öğrendiği bateriyi üniversite yıllarında kurdukları grupta çalarak hem
okuyup hem para kazanıyordu. Merve’nin ise çok güzel, kalın ve tok sesi vardı.
Grubun solistiydi. O da üniversite okurken bir yandan sesiyle para kazanıyordu.
Bunların grubu bir gün başka bir şehre -Lemi’nin üniversite okuduğu şehre-
canlı müzik şeklinde ufak bir konser vermeye gitmişlerdi. Bir barda çıkacaklar,
güzel de para kazanacaklardı. Lemi’nin bir arkadaşı bu konsere giderken Lemi’yi
de çağırmıştı. Simge adında ki bu arkadaşı Elif’le Merve’yi de tanıyordu.
Konsere gittiklerinde çok eğleniyorlardı. İçtikleri biradan ve ortamdan aldığı
keyiften olsa gerek Lemi biraz çakırkeyif olmuştu. Tam o sırada grubun en güzel
çaldığı şarkılardan birisi olan twist
and shout şarkısını çalmaya başlamıştı. Ortamın da eski Amerikan barları
gibi olmasından ötürü Lemi dayanamamış ve ayağa kalkıp dans etmeye başlamıştı.
Lemi’yi gören diğer müşterilerden birçoğu da kalkıp kendi hallerinde dans
etmişti. Bu durum başta Merve’yi ve grubun diğer elemanlarını çok
sevindirmişti. Ortam biraz daha samimi ve eğlenceli olmaya başlamıştı. Hatta
Merve şarkıyı bitirdikten sonra Lemi’ye dönerek “Hey kovboy, thank you!”
demişti. Konser bittiğinde Elif ve Merve hem Simge’nin yanına gelmiş hem de
Lemi’yle tanışma fırsatı bulmuşlardı. Bu şekilde tanışmışlar ve bundan sonra
birkaç kez daha görüşmüşlerdi.
Lemi bu iki kadını tanıdıkça daha da şaşırıyordu. İkisi de
Endüstriyel Tasarım Mühendisliği okuyordu. Elif dersleri dışında hem dans dersi
veriyor hem bateri çalıyordu. Merve grubun solistiydi ama bir yandan
seslendirme yapıyordu. Belki de şu an çocukların izlediği birçok çizgi filmde
sesi duyuluyordu. Hayalleri, hedefleri ve hayatları birbirinden farklıydı. Çok
yönlü bir yaşantıları vardı.
Lemi duvara asılmış raflarda ki kitaplara takılmıştı: “John
Verdon’ın bütün kitaplarını dizmişsiniz, hanginiz katil avlıyor acaba?” Merve
sanki küçük yaşta arkadaşını ispiyonlayan çocuk gibi işaret parmağını Elife
doğru uzattı: “Bu okuyor ya. Psikopat resmen. Bazen kitapları gece yatarken
okuyor sonra geliyor cinayetleri bana anlatıyor. Kaç gece bunun yüzünden sabaha
kadar gözümü kırpmadan bekledim bir bilsen,” Elif bol sesli bir kahkahanın
ardından: “Bayılıyorum ya bu huyuna. Bazen çok güçlü kadındır bazen de çok
ürkek bir kız çocuğu gibi olur. Gece anlatıyorum sonra gidip yatıyorum, arada
bir su içmeye uyandığımda gidiyorum bakıyorum ki hala uyanık. Kızım korkma, o
kadar polisiye kitabı okudum ben korurum seni. Bu arada Türk Dili ve Edebiyatı
okuduğun belli, kitaplar gözünden kaçmıyor.”
Lemi gülerek devam etti: “Bildiğim kadarıyla polisiye romanlarda
katili buluyorlar. Öldükten sonra başlıyor olay,” Elif yine bir kahkaha attı:
“Tamam işte. Merve’ye bir şey olursa katilini bulurum ben.”
Merve iki elini de açtı yüzü asık bir şekilde: “Bu gece de
uyuyamam ben artık. Hay senin katiline…”
Elif ve Lemi aynı anda bir kahkaha patlattı, Merve biraz geç
katıldı onlara. Lemi etrafı incelerken resmen mutlu oluyordu. Ev eşyaları
özenle ayarlanmış, duvarlar rengarenk, yazılar yazılmış, resimler çizilmiş,
fotoğraflar asılmıştı. Bu evin bir ruhu vardı, emindi buna. Gözleri duvarları
incelerken: “Bu evin bir sihri var, sadece oturarak etrafı inceleyerek mutlu
olabiliyorum. Ruhu var bu evin. Hissediyorum. Bunun sırrı ne?” Elif ve Merve
birbirine bakarak gülümsediler. Merve telefonunu eline aldı: “Önce sana birkaç
fotoğraf göstereceğim, sonra da bir şey okutacağım.” Lemi eline aldığı
telefonda kirli duvarları olan, basık, karanlık bir oda gördü. Merve gülümseyerek:
“Bu evin, biz ilk taşındığımız hali.” Lemi bir fotoğrafa bir eve bakıyordu.
Gözlerine inanamıyordu. Nasıl bu kadar değişebilirdi? Sonra aklına kadınların
tasarım mühendisliği üzerine okuduğunu hatırladı. Elif parmağıyla duvarda bir
yazıyı gösteriyordu: “Bak şurayı oku. Bizim bu eve ilk geldiğimizde ki
felsefemiz buydu.” Lemi yerinden zar zor, sallanarak kalktı. Duvarın karşısına
geçti ve sesli bir şekilde yazıyı okudu: “Bahçesi çölleşmiş, cezaevi benzeri
okullarda öğretmenler şefkatli, öğrenciler mutlu olamaz.” -Murat Menteş-
#RuhiMücerret. Aynen bu şekilde yazıyordu. Yazı siyahla boyanmış küçük bir
bölümün üzerine kırmızı renkle yazılmıştı. Lemi bu yazıyı unutmamak için
telefonunu çıkarıp fotoğrafını çekti.
Merve söze başladı: “İnsan ilk olarak kendi odasını sonra evini
güzelleştirmeli ki daha sonra dünyayı güzelleştirebilsin. Her gün sabah dünyaya
gözümüzü bu evde açıyoruz. Bu ev güzel olmazsa, etrafa bakarken bizi mutlu
etmezse güne nasıl güzel başlayabiliriz ki?” Elif hemen devem etti: “İlk
otururken ev sahibiyle anlaştık zaten. Tasarım üzerine okuyoruz. Önce kendi
evimizi tasarlayalım, hayallerimizi gerçeğe uyarlayalım istedik. İki günümüzü
almıştı. Bak duvarda ki ahşap kasalar var ya; içi mavi dışı turuncu olan var o
beni, içi siyah dışı kırmızı olan Merve’yi temsil ediyor. Kendimiz
zımparaladık, boyadık, vernikledik.” Merve parmağıyla diğer duvarı gösterdi:
“Mesela şurada iki tane saat var. Onlar bizim ödevlerimizdi. Kare olanı Elif
yaptı, elips olanı ben yaptım. Elif’in saati Londra saatine göre ayarlı benim
saatim Venedik’e göre ayarlı.” Lemi arkasını dönüp yan yana duran saatlere
bakarken altında ki yazıyı yavaş yavaş okumaya başladı: “BURASI DÜNYANIN BİLMEM
KAÇINCI HARİKASI!” Elif Lemi’ye doğru dönerek: “Burası beş katlı bir
hapishanenin herhangi bir koğuşu değil, dünyanın bilmem kaçıncı harikası,” Lemi
geri geldi yerine oturdu ve aklına takılan soruyu sordu: “Siz nasıl tanıştınız
ya? Böyle birbiri için yaratılmış iki insan nasıl birbirini buldu?” işte hikâye
şimdi başlıyordu…
Bardaklar dolu bir şekilde tekrar kalktı ve boş bir şekilde masaya
konuldu. Merve ilk başlayan oldu ama bir yandan bıyık altından gülüyordu:
“Okulun ilk haftasında tanıştık. Ben Ankaralı olduğum için içimde biraz hanım
ağalık vardır. Bakma öyle cinayet hikayelerinden korktuğuma. Özünde sert
birisiyimdir. Erken geldiğim bir gün en arka sıralara oturdum. Sınıfta öyle
beklerken Elif girdi içeri. Kafasına banda bağlamış, böyle naif bir şekilde
yürüyor, dikkatimi çekti. Bir an kendimi sorguladım tercihlerim mi değişti
diye.” Elif gülerek araya girdi: “O gün okulda ki erkekler bile bunun kadar
gözleriyle taciz etmemiştir beni,” üçü aynı anda kahkahayı bastı. Lemi merakla
dinlerken Merve devam etti: “Ders bitene kadar Elif’i izliyorum. Bilmiyorum ne
olduğunu ama hissediyorum, özel bir şey var. Ders bitti, ben sigara içmeye
bahçeye çıktım. Sonra bir baktım bu geliyor bana doğru. Çakmak istedi. Çakmağı
verdim ama içimden de ‘Aha fırsat bu fırsat, tanışmalıyım,’ diyorum. İlk orada
tanışmıştık.” Elif devam etti: “Çakmak istemeye gidiyorum ama nasıl gidiyorum
bir de bana sor. Yanına gidene kadar baştan aşağı süzdü beni.” Merve araya
girdi: “Ya bu İzmir’den gelmiş, hoş kız, çıtı pıtı güzel bir şey. Ama tabii o
kadar zaman geçti ben hala erkeklerden hoşlanıyorum.” Elif kahkaha atarak devam
etti: “Es kaza lezbiyen olsa kendimi kurtaramayacağım. Kaba bir insan olduğunu
düşünürsün ama gördüğüm en kibar Ankaralı: Merve’dir. Bu arada ben de çok
sevmiştim onu. O kadar insan arasından çakmak almaya ona iten bir şey vardı. Sonrasında
sohbetimiz devam etti. Derslerde beraber oturuyoruz, ders çıkışlarında
beraberiz falan. İki hafta oldu bir yerde oturuyoruz, kahve içiyoruz Merve
bana: ‘Ya Elif bence biz eve çıkalım. Ben hissediyorum yani hayatımın aşkı gibi
hayatımın dostunu buldum. Tamam sen devlet yurdundasın, ben özel yurtta. Ama
istersek yurdu bir şekilde ayarlarız eve çıkarız. Yurtta ki salakları çekmek
istemiyorum. Bide biliyorsun yemek yemeyi severim, yurtta ki yemekler güzel
değil, aç kalıyorum,’ benim de aklımdan geçen böyleydi. Belirli saatlerde yurda
gir, belirli saatlerde yemek ye falan uğraşamıyordum. Kabul ettim. O hafta bir
şekilde önce evdekileri ayarladık daha sonra yurtlara bir yalan uydurarak
çıktık.” Merve sinirli bir şekilde söze girdi: “İşte o şerefsizin evladı o
zaman çıktı karşımıza.” Lemi şaşırmış bir halde sordu: “Ne şerefsizi? Noldu
ki?” Merve anlatmaya başladı: “Biz yurttan ayrılmadan bir ev bulduk, ev
sahibiyle konuştuk bakmaya gidecektik. Yurttan ayrıldık elimizde valizler, ev
hazır zaten hemen yerleşiriz diye düşünüyoruz. Eve gittik. Eve girdik, sahibi
arkamızdan eve girdi. Önce kapıyı kilitledi. Biz korktuk tabi. Bu sapıklık
yapmaya çalıştı, aklı sıra taciz edecek bizi. İkimiz aynı anda adamın üstüne
atladık. Elif adamın arkasından kollarını kilitledi. Ben de bir koşu mutfağa gittim
bir tane tava buldum, koşarak geldim bu adamın kafasına bir vurdum. Adam yere
düştü, Elif elimden tavayı aldı yerde yatan adamın kafasına bir geçirdi.
İzmirli falan böyle hanım hanımcık durduğuna bakma, adamı öldürecekti valla.
Biz oradan valizleri aldık koşarak kaçtık. Elimizde valizler ortada kaldık.”
Lemi ağzı açık Merve’yi dinlerken Elif devam etti: “Sokakları geziyoruz, ev
arıyoruz ama öyle yürüdük ki yere yıkılacaktık. Bir de Ekim ayıydı galiba hava
biraz soğuk. Te buralara kadar yürüdük işte, zar zor bu evi bulabildik. İlk
oturduğumuzda burada eşya falan yoktu. Ev boştu. İlk birkaç gün arkadaşlarda
kaldık. Tabii para yok o zamanlar. Arkadaşın birinde biraz fazla kalmışız. Yani
bir ay falan işte. 30 gün nedir ki? İnsan arkadaşlarını 4 hafta idare etmez mi
ya? Arkadaşlık bitmiş Lemicim,” öyle bir güldüler ki evin içinde yankılandı
kahkahaları. Lemi bardağını kaldırırken: “1 ay, 4 hafta, 30 güne içelim.” Elif
gülerek anlatmaya devam etti: “Yataklarımızın altında kasalar var mesela.
Baktık eşya alamıyoruz, çok pahalı. Dedik ki pazara gidelim kasa toplayalım.
Ucuza kasalar bulduk. Güzelce ayarladık, birbirine bağladık falan yatak yaptık
kendimize. Yatak demişken; Merve sabahları gelir odama, kedi gibi sırnaşır
yanıma. Sevgilim gibi öperek koklayarak uyandırır beni, elimden tutar ‘hadi
kalk artık sıkıldım’ der ben de her ne kadar uykulu olsam da kıyamam ona,
sıkılmasına dayanamam ‘küçük kız kardeşim sıkılıyor’ diye kalkarım yataktan. Bu
arada koltuğun altında da fabrikada ki paletlerden var mesela. Üstüne örtü
örttük ki anlaşılmasın diye. Gece burada yatacaksın ama rahattır, merak etme.”
Muhabbet böyle birkaç saat daha sürdü. Merve’yle Elif odalarına çekilip yatmaya
giderken Merve gecenin son sözünü Elif’e sarılarak -ayakta zor duruyor-
söyledi: “Biz ilk görüşte dost olduk Lemicim. O benim annemden hiçbir zaman
doğmamış kardeşim. Herkese nasip olmaz.”
Elif, Merve’nin odasından çıktığında Lemi’yi çantasıyla uğraşırken
gördü. Lemi de Elif’i görür görmez hemen toparlandı ve dolaptan aldığı birayı
elinde tutarak yatacağı koltuğa oturdu. Elif de hem mutlu hem gülümseyerek
koltuğun bir köşesine oturdu. İkisi de duvara bakarak sanki sessiz bir şekilde
konuşuyorlardı. Lemi muhabbeti başlattı: “O güzel sohbetinizi bozmak istemedim
ama hiç mi kötü anlarınız olmadı? Hatırlamak istemediğin bir şey yaşamadınız
mı?” Elif kafasını tavana kaldırdı, hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Sonra
Lemi’nin elinden birayı aldı ve sanki uzun soluklu bir şey anlatacakmış gibi
yerinden doğrulup önce biradan içti ardından konuşmaya başladı: “Bizim öyle
kötü hatırlanacak bir olayımız hiç olmadı. Biz bir kez daha böyle bir şekilde
yaşadıklarımızı anlattık ve sonrasında dayanamayıp mutluluktan birbirimize sarılıp
ağladık. Ama sadece mutluluktan ağladık. Senin de öyle bir şeye şahit olmaman
için bazı şeyleri anlatmadım ama Merve’yi güzelce uyuttum şimdi anlatabilirim.”
Koltuğun üstünde duran birayı sırayla bir o bir diğeri içerek konuşuyorlardı:
“Beni o kadar iyi anlar ve tanır ki; neyden rahatsız olduğumu hemen bilir ve
ben söylemedikçe konusunu açmaz. Ben de onu anlarım. Başka insan tepkisinden
bile anlamaz belki ama ben bakışlarından bile anlarım. Hiçbir şeye alınmaz,
darılmaz, gücenmez kafası rahattır. Onda en çok sevdiğim iki özelliği var; sır
tutması ve konuşması. Öyle güzel sır tutar ki, gözüm kapalı her şeyimi
anlatabilirim. Genelde ‘sırrım olsa da anlatsam’ derim. Bazen sadece sessizce
sırrını dinler rahatlarsın bazen de sırrını dinledikçe konuşur, sana bir şeyler
anlatır rahatlatır seni. Anlatacakları hiç bitmez. Saatlerce konuşabilir. Çok
güzel sohbet eder, farkındasındır zaten. Bıkmadan dinleyebilirim onu. Bu arada
ben de sana bir sır vereceğim: Merve’nin kulakları küçükken uçak kanatları
gibiymiş. Yavrum benim, ameliyat olmuş da ancak bu hale gelmiş. Aslında kendisi
de çok eğlenerek anlatır bunu. Sen benden duymuş olma.” Elif masumane bir
şekilde gülerek bitirdi sözünü. Lemi can alıcı soruyu sordu: “Evde hanginiz
daha baskın birey peki?” Elif’in gözleri ışıldadı: “Galiba dostluğumuz bu
yüzden bitmeyecek. Baskın birisi yok. Yeri geliyor ben ona kızıyorum, yanlışını
söylüyorum. Eğer ben yanlış yapıyorsam bir abla gibi beni düzeltir, hatamı
gösterir ama hep destek olur. Biz birbirimizin hem sert ablası hem mızmız küçük
kardeşiyiz. O benim tek bir şeyim değil ya her şeyimdir. Ama mükemmel dost
kavramı diye bir şey varsa işte o benim için Merve’dir.” Lemi kafasını
karıştırarak ve bir yandan gülerek söze girdi: “Hanginiz diğerine daha aşık
anlayamadım. Bakalım kim daha önce evlenme teklifi edecek.” İkisi de bir süre
bu düşünceye güldü. Elif kalktı yatağına giderken güzel bir şey hatırlamış
gibi: “Aaa! Bu arada Merve sanki Ankaralı değil de Adanalı gibi yemek yapar.
Bol acılı. Eli yatkındır yemek yapmaya. Yarın akşam güzel bir ziyafet çekeriz.
Ben gideyim yatayım, senin de uykun gelmiştir zaten. İnşallah rahatça uyursun.
Hadi iyi geceler.” Lemi de elini kaldırdı: “İyi geceler Elif. Galiba ihtiyacım
olan detayları anlatmış oldun bana.” Lemi sözünü bitirene kadar Elif çoktan
odasına girmiş ve kapısını kapatmıştı.
Sabah olduğunda Elif ve Merve koltuğun üstünde ki yatağın
toplanmış ve yastığın üstünde “Erdal Bakkal” stickkerıyla iğnelenmiş birkaç
kâğıt gördüler. Yan yana oturdular ve Elif okumaya başladı: “Lemi ve Simge
haftalar öncesinden ayarlamıştı. Elif ve Merve’nin konserine gidecekler, daha
sonra o gece onlarda kalacaklardı. Ama Simge'nin yetiştirmesi gereken ödevler
olduğu için Lemi’yi yalnız bıraktı. Arabasına atlayan Lemi akşam ki konsere
yetişmeye çalıştı. Gittiğinde konser yeni başlıyordu. Elif’in ritmlerini,
Merve'nin o güzel sesini kaçırmadan dinleyecekti. Masaya oturur oturmaz garsona
dönüp: “50’lik fıçı bir de çerez tabağı alabilir miyim?” dedi. Daha sonra
kendisini sahnede ki o eğlenceli gruba bıraktı.
Konser bittiğinde üçü birlikte Lemi'nin arabasıyla eve doğru
gidiyorlardı. Evin önüne arabayı park ettikten sonra gecenin o saatinde hala
açık olan tekel bayiden içecekleri almak için girdiler. Tekel bayi yan
komşuları sayılırdı, o yüzden Elif ve Merveyi tanıyordu. İçecekleri de
aldıktan sonra eve girdiler. Lemi bu eve ilk defa giriyordu, kadınların
gösterdiği koltuğa oturdu. Kadınlar odalarına geçip eşofmanlarını giyerken Lemi
koltuğun önünde ki masanın üstündekileri kaldırdı ve masayı kurmaya başladı...”
Kadınlar kağıtta yazılanların devamını anladılar. Lemi,
kadınlar gece yattıktan sonra, en iyi yaptığı şeyi -sarhoşken yazmak- yaptı.
Uyumadan önce Elif ve Merve’nin hayatlarını kaleme almıştı.
En son kağıdın arkasında bir not vardı: “BU BENDEN SİZE EV
HEDİYESİ OLSUN. DUVARDA EN GÜZEL YERE ASARSINIZ.” Kadınlar bu ev hediyesini
saatlerin altında ki yazının altına yan yana duvara çiviyle tutturmuşlardı.
Böylece Elif ve Merve'nin ilk görüşte başlayan dostluklarının bir hikayesi
olmuştu…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder