Bize Gönderin

Bize Gönderin;
Sevgili okur, eğer sen de bizimle yazdıklarını paylaşmak istersen, yazını önümüzdeki ayın 7'sine kadar -bokgibi1blog@gmail.com - mail adresine gönderebilirsin.
" Haydi dök bize kuruntularını... "

11 Nisan 2019 Perşembe

Dumduma -Delikadir-



Büyük bir merakla, fakülte merdivenlerinden hızlı bir şekilde çıkan Özge kapısı kapanmak üzere olan asansörün aynasından kendisine bakıp, çeki düzen verdikten sonra hocasının odasının önüne geldi. Üzerinde ‘Melih Fellih’ yazan kapıyı iki kez tıklattı. “Girebilirsiniz” sesini duyduktan sonra içeri girdi. Melih Hoca masasının başında oturmuş bilgisayarında bir şeylerle uğraşıyordu. Kafasını kaldırıp Özge’yi görünce, “Merhaba Özge. Geç otur ayakta durma. Nasılsın?” diye karşılarken bilgisayardaki işini bıraktı. “Merhaba hocam. İyiyim teşekkür ederim, siz nasılsınız? E-postanızı gördüm de dersten önce bir geleyim dedim. Önemli bir durum mu var acaba?” Melih Hoca koltuğunda arkasına yaslandı, “Evet, bir durum var. Bana göre senin için önemli bir durum olduğundan hemen gelmeni istedim. Birkaç gün önce internette bir haber okudum, Sabancı Vakfı’nın Kısa Film Yarışması varmış. Ödülleri ise muazzam.” diyip Özge’yi biraz meraklandırmak ve onun heyecanını görmek istedi. Özge hemen söze atıldı, “Ödülleri neymiş hocam? Bir de ne zamanmış yarışma? Belirli bir konusu var mıymış?” Özge’nin heyecanı gözlerinden okunuyordu. “Şimdi öncelikle, Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde üçüncü sınıf oldun. Hatta üçüncü sınıfı da bitirmek üzeresin. Yaptığın projelere ve gözlemlerime bakarak yönetmenlik yeteneğinin olduğunu düşünüyorum. Bu alanda başarılı olacağına inanıyorum, çok güzel hayallerin var. O yüzden böyle büyük işlere katılmaya başlamanın zamanı geldi. Yarışma daha yeni ilan edildi o yüzden başvurusuna daha çok var. Ödülleri ise, üçüncü olanı bir ay, ikinci olanı iki ay, birinci olanı ise üç aylık yurt dışında televizyon ve sinema alanında eğitime gönderiyorlar.” Özge heyecandan ufak çaplı bir çığlık attı fakat sonrasında hocasının odasında olduğunu hatırlayıp kendisini toparlamaya çalıştı. Bu heyecanı ve isteği hocasının hoşuna gitti. Özge, “Hocam ödüller harika! En büyük hayallerimden birisini gerçekleştirebilirim ama ilk üçe girecek kadar büyük bir film çekebilecek miyim? Gerçekten bunu yapabilecek kapasitem var mı? Konu kısıtlaması falan var mı acaba? Ekibi kurmam gerekiyor, senaryo yazılması lazım, oyuncuları bulabilecek miyim?” diye soruları arka arkaya sıraladı. Melih Hoca iyiden iyiye keyiflendi. Aradığı enerji ve heyecan buydu. O yüzden bu yarışmaya Özge’nin katılmasını istiyordu. “Saydıklarının birçoğu hallolur elbet. Ben de bazı noktalarda yardımcı olmaya çalışırım ama bu projeye başlamadan önce senden bir isteğim var. Senaryo ve hikâye konusunda yanında çok iyi birisini bulman gerekiyor. Özgün düşünebilen, senaryo yazarken ve filmi çekerken sana fazlasıyla yardımı olacak, sendeki eksikliği dolduracak birisini bulmalısın. Yönetmenlik konusunda başarılı olabilirsin fakat eksik yönlerini de göz ardı etmemelisin.” – “Tamamdır hocam. Çevremde bu konuda iyi olacak birisini bulabilirim. Yani öyle düşünüyorum. Elbet vardır, neden olmasın? Ben halledeceğim o kısmı. Çok teşekkür ediyorum hocam, sağ olun. Çok mutlu oldum.” Melih Hoca ve Özge proje hakkında biraz daha konuştular. Melih Hoca detaylı bilgileri Özge’ye e-posta olarak göndereceğini söyledi. Fazla acele etmemesini, senaryo üzerinde iyi çalışmasını fakat çok da boşlamamasını çünkü çekimlerin baştan savma olmaması gerektiğini söyledi. Zamanını iyi kullanması yönünde telkinde bulundu.

Özge bu mutlu haberi aldıktan sonra okuldan çıkıp karşı yoldaki durakta evine gidecek otobüsü beklemeye başladı. Otobüs beklerken bir yandan hayal kurup bir yandan da kendisine kimin yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Çok yakın olduğu iki arkadaşı aklına geldi. Feridun ve Vefa. Eğer bu iki arkadaşından birisiyle çalışırsa çok rahat olacağını ve keyif alarak çalışacağını düşündü ama ikisine de hiç bu yönden bakmamıştı.  Hazırlık sınıfından beri yakın arkadaşlardı ama farklı bölümlerde okudukları için kendi alanında beraber bir iş yapmamışlardı. Otobüsü geldi ve şansına boş koltuk vardı hatta cam kenarındaydı. Koltuğa oturunca kulaklığını taktı ve müzik dinlerken kafasını cama yaslayıp tekrar düşünmeye başladı. The White Stripes adlı ikilinin Seven Nation Army şarkısını dinlerken bir anda müziğin ritmine uyarak kafasını sallamaya başladı. Çünkü o an aklına bir fikir geldi. Akşam yemeğine Vefa’yla Feridun’u çağırıp onlarla sohbet ederken bir yandan onları gözlemleyecekti. Telefonunu cebinden çıkarıp akşam davet etmek için ikisine de mesaj atmayı düşündü. O sırada bir şeyi fark etti. Telefon rehberine bakınca Vefa’yı soyadıyla birlikte -Vefa Deha- Feridun’u ise arkasına isim koyarak -Feridun Üniversite- kaydettiğini gördü. Akşam yemeğine beklediğini söyledikten sonra eve giderken yakındaki marketten alışveriş yaptı. Eve girdiğinde en son derli toplu bıraktığı için sevindi. Çünkü yemek yaparken bir yandan ortalığı toplamak ona yorucu geliyordu.
Yaklaşık 4 saat sonra kapı çaldı ve kapıyı açtığında iki arkadaşını da karşısında buldu. İkisinin de birbirinden haberi olduğu için buluşup birlikte geldiler. Özge arada bir güzel yemek yaptığında arkadaşlarını çağırdığı için onlar bu akşam yemeğinin arkasında bir amaç olduğunu bilmiyorlardı. Yemek esnasında sürekli onları konuşturmaya çalışan Özge bir yandan da onları gözlemliyordu. Sanki arkadaşlarıyla daha yeni tanışıyor gibiydi. Feridun’un akıllı telefon yerine eski model, tuşlu telefon kullanmasını yıllardır bildiği halde şimdi daha farklı bir yönden irdeliyordu. Vefa’nın ise yeni aldığı gömleğinin markasını gösterirken sanki onun marka takıntısının olduğunu, marka olmayan bir kıyafet giymemesini ilk defa öğreniyor gibi tepki verdi, “Ne yani Vefa, bilinmedik bir markanın giyilmemesi için bir sebep mi var?” Aslında o an bir şeyin farkına vardı. Çevresindeki insanlara karşı yaptığı yargılamaları, onlara karşı gözlemlerini ve verdiği tepkileri sırf yakın arkadaşları diye Vefa ve Feridun’a karşı şimdiye kadar hiç yapmamıştı. Acaba niye bu açıdan yaklaşmamıştı onlara? Duygusal yaklaşımlar bazı kabullenmelere mi sebep oluyordu? Mesela Vefa kılık kıyafetine bu kadar önem verirken Feridun’un hiç özenmeden giyinmesine, özellikle ucuz ve salaş şeyler seçmesine hatta sırtından eksik etmediği çantasıyla gezmesine ilk defa bu kadar dikkat etmişti. Bir yandan da bu incelemelerinin sadece dış görünüşten ibaret olduğunu ve kendisinin aradığı o özgünlük ve yaratıcılık konusuna bunların nasıl bir etkisinin olabileceğini düşündü.
Yemek faslını bitirip çay içmek için odaya geçtiler. Özge asıl gözlemini burada yapacaktı. Çay içerken bir yandan sohbet etmeye başladılar. Aslında her zaman yaptıkları şeydi bu fakat tek farkla; Özge bu sefer arkadaşlarının söylediklerini, düşüncelerini daha önem vererek, dikkatli bir şekilde dinleyecekti. İlk dikkatini çeken ise Feridun’un ortaya attığı konuydu, “Geçenlerde Alper Canıgüz’ün bir kitabını okudum, şöyle bir şey söylüyordu: ‘Aslında renkler ve zevkler tartışılabilir. Aslında tartışılması gereken şeyler bunlardır.’. Biraz düşününce bana da mantıklı geldi.”. Elindeki telefonda çok önemli bir şey yapıyormuş gibi gözünü ondan ayırmadan cevap veren Vefa, “Bence çok saçma. Nasıl tartışılabilirmiş ki? Benim ne renk ayakkabı giyeceğime, hangi telefonu kullanacağıma kim karışabilir?” – “Bence Feridun’un söylediği mantıklı olabilir. Kolaya kaçıyor olabiliriz.” dedi Özge. Feridun dikkatli ve sakin bir şekilde, “Kolaya kaçmaktan ziyade tartışmaktan kaçıyoruz. Tartışma kültürünü kavga etmekle bir tuttuğumuz için hatta daha derine inersek, tartışırken karşıdaki fikri dinlemeyip kendi fikrimizi karşı tarafa dayatmak amacında olduğumuzdan, tamamen tartışmaktan uzak durmanın yollarını arıyoruz. Ya hiç dinlemiyoruz, dinlemeden karşı tarafı onaylıyoruz ya da böyle kısa yollar üretiyoruz.” Bu açıklama Özge’nin fazlasıyla dikkatini çekti. Özge, “Evet, özellikle son zamanlarda insanların birbirini dinlememesi durumuyla çok karşılaşıyoruz.” dedi. Telefondan kafasını kaldıran Vefa, “Ya, geçenlerde Twitter’da görmüştüm. Bir dizi sahnesiydi. Haluk Bilginer vardı hatta orada da böyle bir şey söylüyordu. Unuttum bak şimdi. Dur bulabilirsem açayım.” diye konuya dahil oluyormuş gibi oldu. Feridun, “Şahsiyet dizisindeki sahneyi diyorsun. Çok güzel diziydi be. Mesela Nietzsche de bu konuda şöyle diyor: ‘Tüm tartışmalar, renkler ve zevklerle irtibatlıdır.’ Bu konuda yeterince kafa yormadığımızı düşünüyorum. Bir insanla renkler ve zevkler üzerine tartışarak belki ondaki iyi bir şeyi alabiliriz veya bizdeki iyi bir şeyi ona verebiliriz. Aslında insanlar, bir başkasına bilgi verme konusunda fazlasıyla açık gönüllü davranırken ondan bilgi alma konusunda bir o kadar da kapalı kutu haline bürünür. Bunu da o insana bilgi verdiği zaman zafer kazanmış ve o insandan bir şey öğrendiğinde ise bir savaş kaybetmiş hissine kapılmasına bağlıyorum.” Vefa gülerek, “Kardeşim sen bu aralar fazla düşünüyorsun ya boş ver, yorma kendini bu kadar, bak böyle düşünüp durursan yakında dökersin saçları.” dedi. O kadar doğal bir tepkiydi ki diğerleri de bu duruma tepkisiz kalamayıp gülmeye başladı. O Sırada Vefa’nın telefondan açtığı videoları arka arkaya zorla izletmesiyle sohbetleri kısa sürdü.
Çaya yeterince doyduklarından olacak ki Özge Feridun’a “Hadi bir Türk kahvesi yap da elinden güzel bir kahve içelim be.” diyerek arkadaşını kandırdı. Vefa da ısrar edince Feridun arkadaşlarını kıramayıp mutfağa gitti. Kimin nasıl içtiğini biliyordu; kendisine sade, Özge’ye orta, Vefa’ya da şekerli yapacaktı. Odada Vefa ayrı Özge ayrı bir koltukta telefonlarıyla uğraştıkları sırada, Feridun mutfakta kahve hazırlarken içtiği çaylardan dolayı olsa gerek tuvaletinin geldiğini hissetti. Kahve taşar diye de bırakıp gidemiyordu. Kahveleri hazırladı, odaya götürüp tepsiyi alçak sehpaya koyduktan sonra tuvalete gitti. Geri geldiğinde kahvenin soğumamış olmasına sevindi. Özge, kahvesinden höpürdeterek bir yudum aldıktan sonra, “Geçenlerde internette bir blog yazısına denk geldim. Özgür olmanın ilk adımı olarak özgün olmak ve özgün düşünmek gerektiğini söylüyordu. Aslında yazı genel olarak hoşuma gitmedi ama bu düşünce biraz beynimi bulandırdı.” Vefa kahve fincanını eline almış yaşlı teyzeler gibi ağzını şapırdatarak, “Ne yani ben özgün düşünmediğim sürece özgür olamıyor muyum? Başka insanların düşüncesini kabullenmek, onu savunmak özgürlüğüme nasıl etki edebilir ki?” dedi. Feridun ise önce arkadaşlarını dinlemek istedi ama Özge buna fırsat vermedi, “Feridun sen ne düşünüyorsun?” Vefa gülerek hemen atladı, “O kesin bir şey düşünüyordur. Kardeşim benim, düşünmeden edemiyor.” dedi. Yine hep beraber güldükten sonra Feridun, “Ben sonuna kadar katılıyorum. Özellikle son zamanlarda toplumumuzda insanların akıllı telefon ve sosyal medya kullanması sonucunda, bilgiye çok çabuk ulaştıklarını sanırken bilgiden yani doğru bilgiden ne kadar uzaklaştıklarının farkına varamıyorlar. Ee, ulaştığı bilginin doğru olup olmadığından emin olmayan, sorgulamayan ve bilgiyi düşünmeye fırsat bile bulmadan kabul eden bu insanın özgür olduğunu, yani düşüncelerinin özgür olduğunu söyleyemem.” dedi. Vefa yine alaycı bir tavırla, “Ya kardeşim, tutturmuşsunuz bir akıllı telefon bir sosyal medya diye. İşte, bütün bilgi elimin altında! Sosyal medyalarda harika sayfalar var sürekli edebi şeyler paylaşıyorlar. Daha ne istiyorsun. Kitap okumak gibi bir şey…” – “Olur mu öyle şey Vefa? Kitaplarla o söylediğin hesapları nasıl bir tutarsın? Onların doğru olduğunu nereden biliyorsun? Haksız mıyım Özge?” Özge de sosyal medyalarda o tarz sayfaları takip ettiğini hatırlayınca bir an afalladı ama sonrasında Feridun’a hak verdi. Tabii ki Vefa’nın bu konuda inatçılığı kısa sürmedi. Uzun bir süre bu konu hakkında tartıştılar. Daha sonrasındaysa konu Vefa’nın hoşlandığı kadınlara geldi. Vefa anlattıkça anlatıyordu, neredeyse sınıfındaki tüm kadınları anlatacaktı. Özge, içilen Türk kahvelerinin fallarına baktıktan sonra iki arkadaş artık evlerine gitmek için ayaklandılar. Özge’yle vedalaşıp evlerine doğru yol aldılar.
Arkadaşları gittikten sonra Özge, oturma odasındaki fincanları ve küllükleri mutfağa götürdü. Ortalığı biraz toparladıktan sonra odayı havalandırmak için camı açtı. O sırada içeri giren soğuk havayla tuvaletinin geldiğini hissetti. Bayadır tuvalete gitmemişti. Tuvaletten döndükten sonra odanın yeteri kadar havalandığını hatta soğumaya başladığını anlayınca camı kapattı. Mutfağa gidip buzdolabını açtı. Dolaptaki kırmızı şarap şişesini açarak kendisine bir kadeh şarap koydu ve tekrar oturma odasına geldi. Önce camın önünde duran mumları yaktı ardından kenardaki masanın üstünde duran tütsülüğe, tütsü kutusundan aldığı ‘sandal ağacı’ tütsüsünü yakıp koydu. Sonra gidip odanın ışığını kapattı. Loş bir ortam oluştu. Camın kenarına gelirken masanın üstündeki paketten bir sigara alıp yaktı. Tam o sırada aklına geldi, odanın köşesinde duran müzik çalara bağladığı telefonundan Andy Sheppard Quartet’ın çaldığı Romaria şarkısını açtı. Camın kenarında durmuş yurt dışındaki eğitimi gözünde canlandırırken bir yandan da kendisine en iyi şekilde yardımcı olacak kişinin Feridun olduğunu düşündü. Sürekli kitap okuyan, kütüphanede araştırmalar yapan birisi olduğunu ve bir yandan da kendince bir şeyler yazdığını hatırladı. Senaryo konusunda da özgün fikirler üretebileceğini, filmin hikâyesinde çok etkili olabileceğini düşündü. Uzun bir süre bunu düşünüp, planlar yaptıktan sonra yarın Feridun’la yüz yüze konuşup konuyu detaylıca anlatmayı düşündü. Biten kadehini mutfağa bıraktıktan sonra hayaller kurarak kendisini güzel bir uykuya bıraktı.
Ertesi gün Melih Hoca’nın dersinden çıktıktan sonra Feridun’la buluşup projeyi ve detayları konuştular. Feridun böyle bir projenin içinde olmaktan çok mutlu oldu. Özge’ye, elinden geldiğince yardımcı olacağını söyledi. Özge bu akşamdan itibaren başlamaları gerektiğini, güzel ve can alıcı bir senaryo yazmaları gerektiğini söyledikten sonra Feridun, filmin konusunun ne olacağını sordu ve Özge, “Melih Hoca, yarışmanın adalet konulu olduğunu söyledi, ona göre bir şey yapacağız,” dedi. Akşam Özge’nin evinde buluşmaları üzerine anlaştılar ve Feridun bir ön çalışma, hazırlık yapmak için izin isteyip evine gitti. Feridun’un bu kadar hevesli ve azimli olması Özge’yi fazlasıyla mutlu etti.
Akşam Feridun geldiğinde önce oturup biraz sohbet ettiler. Özge film çekme konusunda teknik birkaç bilgi verdi. Ona göre senaryoyu yazmaları gerektiğini söyledi. Feridun eve gittiğinde birkaç araştırma yaptığını ve kafasında nasıl bir fikir olduğunu anlattı. Fikir başta Özge’ye cılız geldi. Birlikte bunun üzerine fikir alışverişi yaptıktan sonra ortaya güzel bir şey çıktı. Feridun, “Hikâyenin isminin Şimendifer olması gerektiğini düşünüyorum. Şimendifer’in ne olduğunu bilmeyenler için en sonunda ufak bir şaşırtma olacaktır.” Özge bilgisayarındaki Word dosyasına başlık olarak Şimendifer yazdı. Özge, “Yer ve kişi isimlerini farklı yapıp dikkat çekici yapalım mı? Yoksa düz bir şekilde doğal isimleri mi kullansak?” – “Mekân ve kişi isimlerini kendimiz belirleyelim. Bizim yarattığımız bir dünyada olsun ama tabelalarda falan montaj yapıp ekleyebilir misin?” – “Onu hallederiz. Onlar problem olmaz.” – “Peki, çocuk babasının intikamını alabilecek mi?” – “Nasıl yani? İntikam falan olmayacak ki.” – “Ama çocuğun amacı, babasının ölümünün örtbas edilmesini tekrar gündeme getirmek, o zaman ceza almayan yetkilileri tekrar göz önüne getirmek.” – “Anladım, tamam. Bilemiyorum Feridun. Sonu güzel bitse daha iyi olmaz mı?” – “Bence olmaz. Özge eğer adalet duygusunu vurgulamak istiyorsak, çocuk amacına ulaşamasın ve yine aynı durum olsun, yine örtbas edilsin. Daha vurucu olabilir.” Bu şekilde beyin fırtınası yaparak önce kabataslak hikâyeyi oluşturdular. Günler günleri bu şekilde kovaladı. Hummalı bir çalışma içindeydiler. Bazen uzun saatler çalıştıklarında Feridun’un baş ağrısı tutuyor ve bıraktıkları oluyordu. Hatta birkaç gece Feridun, Özge’nin oturma odasındaki koltukta uyumak zorunda kaldı, zorunda da değil uyuyakaldı diyebiliriz. Özge okula gittiğinde arada bir Melih Hoca’ya senaryoyla ilgili bilgi verip fikir alıyordu. Son akşam senaryonun bitimine az kaldığında Feridun, “Jack London’ın Martin Eden kitabından aldığım notları inceliyordum, şöyle bir sözü var, ‘Ümitsiz köleler durumuna düşecek kadar alçalmayan adamları başarıya iten sivri bir mahmuzdu yoksulluk.’ Biz de karakterimize alt metin olarak bunu verebiliriz. Annesi doğum sırasında babası ise bir ihmal sonucunda ölen ama sorumluları ceza almayan, daha sonrasında yoksulluk içinde büyüyen bir çocuk olarak bu yoksulluğun onu başarıya ittiği mahmuzu film içinde de verebiliriz, alt metin olarak da işleyebiliriz. Ne dersin?” Özge, Feridun’un bu kadar araştırmasına, çalışmasına bayılıyordu. Özge, “Bence film içinde bir şekilde verelim bunu. İzleyici bunu anlama konusunda sıkıntı çekebilir.” dedi. Bu şekilde düzenlemeler yaparak senaryoyu bitirdiler. Senaryonun bittiği gece Feridun’un başı yine şiddetli bir şekilde ağrımaya başladı. Özge ona bir bitki çayı yapıp koltuğa yatırdı.
Filmin çekimi için yeterli zamanları vardı. Bu sırada oyuncuları belirlediler. Çekimler sırasında yardımcı olacak birkaç kişiyi de Özge sınıfındaki arkadaşlarından rica etti, onlar da Özge’nin ricasını geri çevirmediler. Aslında sınıfındaki çoğu kişinin gruplar halinde yarışmalara katılmasından veya ödev için film çektiklerinden, boşta pek kimse yoktu. Boşta olanlardan birkaçı ricasını kabul etti. İyi ki diğerleri böyle büyük bir projeye katılmaya cesaretli insanlar değildi de birbirlerine köstek olmuyorlardı. Çekimler de tam istedikleri gibi gidiyordu, bazen tıkandıkları yerde Melih Hoca yardımcı oluyordu, bazen hava şartları elvermiyordu. Genellikle Feridun’la Özge bütün çekimlerde orada oluyorlardı ama bazen Feridun’un başı dönüyor, bayılacak gibi oluyordu o yüzden yarıda bırakıp gittiği de oluyordu. Özge, onun bu yoğunluğa alışkın olmadığından zorlandığını düşünüyordu ama gerek senaryo sürecinde gerekse çekimlerde Feridun’un katkılarını hissediyordu. Feridun Özge’de farklı bakış açıları oluşturuyordu. Resmen ufkunu açıyordu.
Filmin çekimleri ve montaj işlemleri de bittikten sonra Melih Hoca öncülüğünde yarışmaya başvurdular. Melih Hoca, “Evet Özge Özgezgin, tam da senden beklediğim şekilde bir iş yaptınız, güvenim boşa çıkmadı. O arkadaşın kim bilmiyorum, bizim bölümde değil galiba ama sana fazlasıyla bir şeyler kattığını fark ettim. Beraber çok güzel bir iş çıkardınız. Bundan sonra yarışmanın sonucunu bekleyeceğiz. Fakat benim fazlasıyla umudum var. Yazın sizi yurt dışına göndereceğiz gibi geliyor.” dedi. “Hocam öncelikle çok teşekkür ediyorum böyle bir projeyi bana önerdiğiniz ve bize öncü olup başvuru yaptığınız için. Ben hem yazarken hem çekim yaparken çok keyif aldım. Çok güzel bir iş olduğunu düşünüyorum. İnşallah ödül alacağız.” Bu şekilde yarışma süreci hakkında sohbet ettikten sonra Özge, Feridun’la buluşup durumu anlattı. Bu arada baş ağrılarını sordu, Feridun da o anki yoğunluktan olabileceğini hatta arada bir olduğunu, bir problem olmadığını söyledi.
Günler günleri kovalayıp yaklaşık iki ay geçtikten sonra yarışmanın sonucunun açıklanacağı gün geldi. Feridun, Özge’nin evine gelmişti, orada bakacaklardı. Öyle heyecanlıydılar ki yaklaşık iki saat içerisinde ikisi, bir paket sigara bitirdiler. İnternet sitesinde ödül kazananların açıklandığı listeye baktıklarında, Özge Özgezgin ismini dördüncü sırada gördüklerinde kalakaldılar. Resmen dünyaları yıkıldı. Feridun’un gözleri karardı, Özge’nin elindeki sigara yere düştü. İkisi de yarım saat boyunca konuşamadan öylece duvara bakıp oturdular. Sonra Feridun hiçbir şey demeden çantasını alıp çıkıp gitti. Özge de gittiğinin farkında bile değildi. Hayallerine bu kadar yaklaşmışken kazanamamak, ona bu hayatta verilebilecek en büyük zarar gibi görünüyordu. Hemen banyoya gidip, soğuk suyun altına girip duş aldı. Banyodan çıktığında biraz daha kendine gelmişti. Hazırlanıp hemen hocasının yanına gitti. Melih Fellih yazan kapıyı yine iki kez tıklattıktan sonra içeri girdi. Melih Hoca ona ne kadar üzgün olduğunu, bu kadar yaklaştıktan sonra kaybetmiş olmanın verdiği üzüntüyü kendisinin de yaşadığını söyledi. Öğrencisini teselli etme yolları arıyordu. Fakat Özge çok farklı bir tepki verdi, “Hocam olan oldu. Demek ki bizden daha güzel film çekenler oldu. Evet, kaybettik yani yıkıldım. Hiç böyle bir şey hayal etmemiştim ama benim bir kazancım var. Sizin yönlendirmeniz ve bu proje sayesinde çok yakınımda olan ama farkına varmadığım bir insanı keşfettim. Onunla neler yapabileceğimi öğrendim. Bu daha ilk işimiz, demek ki daha neler yapabiliriz. Zaten bu süreçte beraber yine ufak tefek bir şeyler yazıp çizdik. Elbet bir gün hayallerimize gidecek yolu buluruz.” Melih Hoca, Özge’nin böyle olgun bir şekilde tepki vermesine çok şaşırdı ama listeyi ilk gördüğünde yaşadığı devasa yıkım sonucunda bu olgunluğun olduğunu da anladı. Öğrencisini tebrik edip, asla pes etmemesini ve yeni işler peşinde olmasını önerdi. Özge bu konuşma sonrasında okuldan çıkıp, direkt evine gidip, birkaç gün dünyayla ilişkisini kesip evinde vakit geçirdi.
Bu olaydan tam dört yıl sonra, takvimler 26.02.2023 tarihini gösterdiğinde tabii ki bu süre zarfında Özge ve Feridun bölümlerinden çoktan mezun olmuşlardı. Melih Hoca yine bir gün odasında oturmuş bilgisayarında haberleri okurken bir habere gözü takıldı;
“13. ULUSLARASI SUÇ VE CEZA FİLM FESTİVALİNDE ADALET TEMALI KISA FİLM YARIŞMASINDA ÖDÜL KAZANAN FİLM: SENARİSTLİĞİNİ VE YÖNETMENLİĞİNİ YAPAN; ÖZGE ÖZGEZGİN VE FERİDUN DUMDUMA’NIN -ŞİMENDİFER- ADLI KISA FİLMİ OLDU!”
Haber başlığını okuyunca bir an şok olan Melih Hoca, haber başlığının altında Özge’nin ödül alan fotoğrafını görünce duygulandı ama altında yazan, “ÖDÜLÜ ALAN ÖZGE ÖZGEZGİN ÖDÜL KAZANDIĞINA SEVİNEMEDİ” yazı dikkatini daha çok çekti. Acaba hangi sebepten Özge ödül aldığına sevinememişti? Hemen haberin geri kalan kısmını okumaya devam etti.
“ÖDÜLÜ ALDIKTAN SONRA AÇIKLAMA YAPAN ÖZGEZGİN, BU ÖDÜLÜ ALDIĞIMA SEVİNEMİYORUM ÇÜNKÜ YOL ARKADAŞIM, FİLM ORTAĞIM, UFKUMU AÇAN, BENİM BURALARA GELMEMDE BÜYÜK PAYI OLAN FERİDUN DUMDUMA’YI ÜÇ AY ÖNCE, GEÇ TEŞHİS SEBEBİYLE BEYİN TÜMÖRÜ YÜZÜNDEN KAYBETTİK. O ŞU AN BENİ İZLİYOR BİLİYORUM. BU ÖDÜLÜ ONA ADIYORUM. BU FİLMDE VE PROJEDE EMEĞİ GEÇEN HERKESE, ÖNCELİKLE SEVGİLİ HOCAM MELİH FELLİH’E TEŞEKKÜR EDİYORUM. BUGÜNDEN SONRA YAPACAĞIM İLK KISA FİLMİM FERİDUN DUMDUMA İÇİN OLACAKTIR VE BU HİKÂYENİN, BU PROJENİN ADINI -DUMDUMA- KOYACAĞIM.”
Haber şu şekilde son buluyordu, EMİN OLUN ÇEVRENİZDE SİZE KATKI SAĞLAYACAK, ÖZGÜN DÜŞÜNEN, ÖZGÜN BİR HAYAT YAŞAYAN İNSANLAR VARDIR. GEÇ OLMADAN ONLARA ULAŞIN. ONLARLA YOLUNUZU KESİŞTİRİN. ASLINDA O İNSANLAR SİZE BU DÜNYADA VERİLEN BİR ÖDÜLDÜR.”



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder