Büyük bir merakla, fakülte
merdivenlerinden hızlı bir şekilde çıkan Özge kapısı kapanmak üzere olan
asansörün aynasından kendisine bakıp, çeki düzen verdikten sonra hocasının
odasının önüne geldi. Üzerinde ‘Melih Fellih’ yazan kapıyı iki kez tıklattı.
“Girebilirsiniz” sesini duyduktan sonra içeri girdi. Melih Hoca masasının
başında oturmuş bilgisayarında bir şeylerle uğraşıyordu. Kafasını kaldırıp
Özge’yi görünce, “Merhaba Özge. Geç otur ayakta durma. Nasılsın?” diye
karşılarken bilgisayardaki işini bıraktı. “Merhaba hocam. İyiyim teşekkür
ederim, siz nasılsınız? E-postanızı gördüm de dersten önce bir geleyim dedim.
Önemli bir durum mu var acaba?” Melih Hoca koltuğunda arkasına yaslandı, “Evet,
bir durum var. Bana göre senin için önemli bir durum olduğundan hemen gelmeni
istedim. Birkaç gün önce internette bir haber okudum, Sabancı Vakfı’nın Kısa
Film Yarışması varmış. Ödülleri ise muazzam.” diyip Özge’yi biraz
meraklandırmak ve onun heyecanını görmek istedi. Özge hemen söze atıldı,
“Ödülleri neymiş hocam? Bir de ne zamanmış yarışma? Belirli bir konusu var
mıymış?” Özge’nin heyecanı gözlerinden okunuyordu. “Şimdi öncelikle, Radyo
Televizyon ve Sinema bölümünde üçüncü sınıf oldun. Hatta üçüncü sınıfı da
bitirmek üzeresin. Yaptığın projelere ve gözlemlerime bakarak yönetmenlik
yeteneğinin olduğunu düşünüyorum. Bu alanda başarılı olacağına inanıyorum, çok
güzel hayallerin var. O yüzden böyle büyük işlere katılmaya başlamanın zamanı
geldi. Yarışma daha yeni ilan edildi o yüzden başvurusuna daha çok var. Ödülleri
ise, üçüncü olanı bir ay, ikinci olanı iki ay, birinci olanı ise üç aylık yurt
dışında televizyon ve sinema alanında eğitime gönderiyorlar.” Özge heyecandan
ufak çaplı bir çığlık attı fakat sonrasında hocasının odasında olduğunu
hatırlayıp kendisini toparlamaya çalıştı. Bu heyecanı ve isteği hocasının
hoşuna gitti. Özge, “Hocam ödüller harika! En büyük hayallerimden birisini
gerçekleştirebilirim ama ilk üçe girecek kadar büyük bir film çekebilecek
miyim? Gerçekten bunu yapabilecek kapasitem var mı? Konu kısıtlaması falan var
mı acaba? Ekibi kurmam gerekiyor, senaryo yazılması lazım, oyuncuları
bulabilecek miyim?” diye soruları arka arkaya sıraladı. Melih Hoca iyiden iyiye
keyiflendi. Aradığı enerji ve heyecan buydu. O yüzden bu yarışmaya Özge’nin
katılmasını istiyordu. “Saydıklarının birçoğu hallolur elbet. Ben de bazı
noktalarda yardımcı olmaya çalışırım ama bu projeye başlamadan önce senden bir
isteğim var. Senaryo ve hikâye konusunda yanında çok iyi birisini bulman
gerekiyor. Özgün düşünebilen, senaryo yazarken ve filmi çekerken sana
fazlasıyla yardımı olacak, sendeki eksikliği dolduracak birisini bulmalısın.
Yönetmenlik konusunda başarılı olabilirsin fakat eksik yönlerini de göz ardı
etmemelisin.” – “Tamamdır hocam. Çevremde bu konuda iyi olacak birisini
bulabilirim. Yani öyle düşünüyorum. Elbet vardır, neden olmasın? Ben
halledeceğim o kısmı. Çok teşekkür ediyorum hocam, sağ olun. Çok mutlu oldum.”
Melih Hoca ve Özge proje hakkında biraz daha konuştular. Melih Hoca detaylı
bilgileri Özge’ye e-posta olarak göndereceğini söyledi. Fazla acele etmemesini,
senaryo üzerinde iyi çalışmasını fakat çok da boşlamamasını çünkü çekimlerin
baştan savma olmaması gerektiğini söyledi. Zamanını iyi kullanması yönünde
telkinde bulundu.
Özge bu mutlu haberi
aldıktan sonra okuldan çıkıp karşı yoldaki durakta evine gidecek otobüsü
beklemeye başladı. Otobüs beklerken bir yandan hayal kurup bir yandan da
kendisine kimin yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Çok yakın olduğu iki
arkadaşı aklına geldi. Feridun ve Vefa. Eğer bu iki arkadaşından birisiyle
çalışırsa çok rahat olacağını ve keyif alarak çalışacağını düşündü ama ikisine
de hiç bu yönden bakmamıştı. Hazırlık sınıfından
beri yakın arkadaşlardı ama farklı bölümlerde okudukları için kendi alanında
beraber bir iş yapmamışlardı. Otobüsü geldi ve şansına boş koltuk vardı hatta
cam kenarındaydı. Koltuğa oturunca kulaklığını taktı ve müzik dinlerken
kafasını cama yaslayıp tekrar düşünmeye başladı. The White Stripes adlı ikilinin Seven
Nation Army şarkısını dinlerken bir anda müziğin ritmine uyarak kafasını
sallamaya başladı. Çünkü o an aklına bir fikir geldi. Akşam yemeğine Vefa’yla
Feridun’u çağırıp onlarla sohbet ederken bir yandan onları gözlemleyecekti.
Telefonunu cebinden çıkarıp akşam davet etmek için ikisine de mesaj atmayı
düşündü. O sırada bir şeyi fark etti. Telefon rehberine bakınca Vefa’yı
soyadıyla birlikte -Vefa Deha- Feridun’u ise arkasına isim koyarak -Feridun
Üniversite- kaydettiğini gördü. Akşam yemeğine beklediğini söyledikten sonra
eve giderken yakındaki marketten alışveriş yaptı. Eve girdiğinde en son derli
toplu bıraktığı için sevindi. Çünkü yemek yaparken bir yandan ortalığı toplamak
ona yorucu geliyordu.
Yaklaşık 4 saat sonra kapı
çaldı ve kapıyı açtığında iki arkadaşını da karşısında buldu. İkisinin de
birbirinden haberi olduğu için buluşup birlikte geldiler. Özge arada bir güzel
yemek yaptığında arkadaşlarını çağırdığı için onlar bu akşam yemeğinin
arkasında bir amaç olduğunu bilmiyorlardı. Yemek esnasında sürekli onları
konuşturmaya çalışan Özge bir yandan da onları gözlemliyordu. Sanki
arkadaşlarıyla daha yeni tanışıyor gibiydi. Feridun’un akıllı telefon yerine
eski model, tuşlu telefon kullanmasını yıllardır bildiği halde şimdi daha
farklı bir yönden irdeliyordu. Vefa’nın ise yeni aldığı gömleğinin markasını
gösterirken sanki onun marka takıntısının olduğunu, marka olmayan bir kıyafet
giymemesini ilk defa öğreniyor gibi tepki verdi, “Ne yani Vefa, bilinmedik bir
markanın giyilmemesi için bir sebep mi var?” Aslında o an bir şeyin farkına
vardı. Çevresindeki insanlara karşı yaptığı yargılamaları, onlara karşı
gözlemlerini ve verdiği tepkileri sırf yakın arkadaşları diye Vefa ve Feridun’a
karşı şimdiye kadar hiç yapmamıştı. Acaba niye bu açıdan yaklaşmamıştı onlara?
Duygusal yaklaşımlar bazı kabullenmelere mi sebep oluyordu? Mesela Vefa kılık
kıyafetine bu kadar önem verirken Feridun’un hiç özenmeden giyinmesine,
özellikle ucuz ve salaş şeyler seçmesine hatta sırtından eksik etmediği
çantasıyla gezmesine ilk defa bu kadar dikkat etmişti. Bir yandan da bu
incelemelerinin sadece dış görünüşten ibaret olduğunu ve kendisinin aradığı o özgünlük
ve yaratıcılık konusuna bunların nasıl bir etkisinin olabileceğini düşündü.
Yemek faslını bitirip çay
içmek için odaya geçtiler. Özge asıl gözlemini burada yapacaktı. Çay içerken
bir yandan sohbet etmeye başladılar. Aslında her zaman yaptıkları şeydi bu fakat
tek farkla; Özge bu sefer arkadaşlarının söylediklerini, düşüncelerini daha
önem vererek, dikkatli bir şekilde dinleyecekti. İlk dikkatini çeken ise
Feridun’un ortaya attığı konuydu, “Geçenlerde Alper Canıgüz’ün bir kitabını okudum,
şöyle bir şey söylüyordu: ‘Aslında renkler ve zevkler tartışılabilir. Aslında
tartışılması gereken şeyler bunlardır.’. Biraz düşününce bana da mantıklı
geldi.”. Elindeki telefonda çok önemli bir şey yapıyormuş gibi gözünü ondan
ayırmadan cevap veren Vefa, “Bence çok saçma. Nasıl tartışılabilirmiş ki? Benim
ne renk ayakkabı giyeceğime, hangi telefonu kullanacağıma kim karışabilir?” –
“Bence Feridun’un söylediği mantıklı olabilir. Kolaya kaçıyor olabiliriz.” dedi
Özge. Feridun dikkatli ve sakin bir şekilde, “Kolaya kaçmaktan ziyade
tartışmaktan kaçıyoruz. Tartışma kültürünü kavga etmekle bir tuttuğumuz için hatta
daha derine inersek, tartışırken karşıdaki fikri dinlemeyip kendi fikrimizi
karşı tarafa dayatmak amacında olduğumuzdan, tamamen tartışmaktan uzak durmanın
yollarını arıyoruz. Ya hiç dinlemiyoruz, dinlemeden karşı tarafı onaylıyoruz ya
da böyle kısa yollar üretiyoruz.” Bu açıklama Özge’nin fazlasıyla dikkatini
çekti. Özge, “Evet, özellikle son zamanlarda insanların birbirini dinlememesi
durumuyla çok karşılaşıyoruz.” dedi. Telefondan kafasını kaldıran Vefa, “Ya,
geçenlerde Twitter’da görmüştüm. Bir dizi sahnesiydi. Haluk Bilginer vardı
hatta orada da böyle bir şey söylüyordu. Unuttum bak şimdi. Dur bulabilirsem
açayım.” diye konuya dahil oluyormuş gibi oldu. Feridun, “Şahsiyet dizisindeki
sahneyi diyorsun. Çok güzel diziydi be. Mesela Nietzsche de bu konuda şöyle
diyor: ‘Tüm tartışmalar, renkler ve zevklerle irtibatlıdır.’ Bu konuda
yeterince kafa yormadığımızı düşünüyorum. Bir insanla renkler ve zevkler
üzerine tartışarak belki ondaki iyi bir şeyi alabiliriz veya bizdeki iyi bir
şeyi ona verebiliriz. Aslında insanlar, bir başkasına bilgi verme konusunda
fazlasıyla açık gönüllü davranırken ondan bilgi alma konusunda bir o kadar da
kapalı kutu haline bürünür. Bunu da o insana bilgi verdiği zaman zafer kazanmış
ve o insandan bir şey öğrendiğinde ise bir savaş kaybetmiş hissine kapılmasına
bağlıyorum.” Vefa gülerek, “Kardeşim sen bu aralar fazla düşünüyorsun ya boş
ver, yorma kendini bu kadar, bak böyle düşünüp durursan yakında dökersin
saçları.” dedi. O kadar doğal bir tepkiydi ki diğerleri de bu duruma tepkisiz
kalamayıp gülmeye başladı. O Sırada Vefa’nın telefondan açtığı videoları arka
arkaya zorla izletmesiyle sohbetleri kısa sürdü.
Çaya yeterince
doyduklarından olacak ki Özge Feridun’a “Hadi bir Türk kahvesi yap da elinden
güzel bir kahve içelim be.” diyerek arkadaşını kandırdı. Vefa da ısrar edince
Feridun arkadaşlarını kıramayıp mutfağa gitti. Kimin nasıl içtiğini biliyordu;
kendisine sade, Özge’ye orta, Vefa’ya da şekerli yapacaktı. Odada Vefa ayrı
Özge ayrı bir koltukta telefonlarıyla uğraştıkları sırada, Feridun mutfakta
kahve hazırlarken içtiği çaylardan dolayı olsa gerek tuvaletinin geldiğini
hissetti. Kahve taşar diye de bırakıp gidemiyordu. Kahveleri hazırladı, odaya
götürüp tepsiyi alçak sehpaya koyduktan sonra tuvalete gitti. Geri geldiğinde
kahvenin soğumamış olmasına sevindi. Özge, kahvesinden höpürdeterek bir yudum
aldıktan sonra, “Geçenlerde internette bir blog yazısına denk geldim. Özgür
olmanın ilk adımı olarak özgün olmak ve özgün düşünmek gerektiğini söylüyordu.
Aslında yazı genel olarak hoşuma gitmedi ama bu düşünce biraz beynimi
bulandırdı.” Vefa kahve fincanını eline almış yaşlı teyzeler gibi ağzını
şapırdatarak, “Ne yani ben özgün düşünmediğim sürece özgür olamıyor muyum?
Başka insanların düşüncesini kabullenmek, onu savunmak özgürlüğüme nasıl etki
edebilir ki?” dedi. Feridun ise önce arkadaşlarını dinlemek istedi ama Özge
buna fırsat vermedi, “Feridun sen ne düşünüyorsun?” Vefa gülerek hemen atladı,
“O kesin bir şey düşünüyordur. Kardeşim benim, düşünmeden edemiyor.” dedi. Yine
hep beraber güldükten sonra Feridun, “Ben sonuna kadar katılıyorum. Özellikle
son zamanlarda toplumumuzda insanların akıllı telefon ve sosyal medya
kullanması sonucunda, bilgiye çok çabuk ulaştıklarını sanırken bilgiden yani
doğru bilgiden ne kadar uzaklaştıklarının farkına varamıyorlar. Ee, ulaştığı
bilginin doğru olup olmadığından emin olmayan, sorgulamayan ve bilgiyi düşünmeye
fırsat bile bulmadan kabul eden bu insanın özgür olduğunu, yani düşüncelerinin
özgür olduğunu söyleyemem.” dedi. Vefa yine alaycı bir tavırla, “Ya kardeşim,
tutturmuşsunuz bir akıllı telefon bir sosyal medya diye. İşte, bütün bilgi
elimin altında! Sosyal medyalarda harika sayfalar var sürekli edebi şeyler
paylaşıyorlar. Daha ne istiyorsun. Kitap okumak gibi bir şey…” – “Olur mu öyle
şey Vefa? Kitaplarla o söylediğin hesapları nasıl bir tutarsın? Onların doğru
olduğunu nereden biliyorsun? Haksız mıyım Özge?” Özge de sosyal medyalarda o
tarz sayfaları takip ettiğini hatırlayınca bir an afalladı ama sonrasında
Feridun’a hak verdi. Tabii ki Vefa’nın bu konuda inatçılığı kısa sürmedi. Uzun
bir süre bu konu hakkında tartıştılar. Daha sonrasındaysa konu Vefa’nın
hoşlandığı kadınlara geldi. Vefa anlattıkça anlatıyordu, neredeyse sınıfındaki
tüm kadınları anlatacaktı. Özge, içilen Türk kahvelerinin fallarına baktıktan
sonra iki arkadaş artık evlerine gitmek için ayaklandılar. Özge’yle vedalaşıp
evlerine doğru yol aldılar.
Arkadaşları gittikten
sonra Özge, oturma odasındaki fincanları ve küllükleri mutfağa götürdü.
Ortalığı biraz toparladıktan sonra odayı havalandırmak için camı açtı. O sırada
içeri giren soğuk havayla tuvaletinin geldiğini hissetti. Bayadır tuvalete
gitmemişti. Tuvaletten döndükten sonra odanın yeteri kadar havalandığını hatta
soğumaya başladığını anlayınca camı kapattı. Mutfağa gidip buzdolabını açtı.
Dolaptaki kırmızı şarap şişesini açarak kendisine bir kadeh şarap koydu ve
tekrar oturma odasına geldi. Önce camın önünde duran mumları yaktı ardından
kenardaki masanın üstünde duran tütsülüğe, tütsü kutusundan aldığı ‘sandal
ağacı’ tütsüsünü yakıp koydu. Sonra gidip odanın ışığını kapattı. Loş bir ortam
oluştu. Camın kenarına gelirken masanın üstündeki paketten bir sigara alıp
yaktı. Tam o sırada aklına geldi, odanın köşesinde duran müzik çalara bağladığı
telefonundan Andy Sheppard Quartet’ın
çaldığı Romaria şarkısını açtı. Camın
kenarında durmuş yurt dışındaki eğitimi gözünde canlandırırken bir yandan da
kendisine en iyi şekilde yardımcı olacak kişinin Feridun olduğunu düşündü.
Sürekli kitap okuyan, kütüphanede araştırmalar yapan birisi olduğunu ve bir
yandan da kendince bir şeyler yazdığını hatırladı. Senaryo konusunda da özgün
fikirler üretebileceğini, filmin hikâyesinde çok etkili olabileceğini düşündü.
Uzun bir süre bunu düşünüp, planlar yaptıktan sonra yarın Feridun’la yüz yüze
konuşup konuyu detaylıca anlatmayı düşündü. Biten kadehini mutfağa bıraktıktan
sonra hayaller kurarak kendisini güzel bir uykuya bıraktı.
Ertesi gün Melih Hoca’nın
dersinden çıktıktan sonra Feridun’la buluşup projeyi ve detayları konuştular.
Feridun böyle bir projenin içinde olmaktan çok mutlu oldu. Özge’ye, elinden
geldiğince yardımcı olacağını söyledi. Özge bu akşamdan itibaren başlamaları
gerektiğini, güzel ve can alıcı bir senaryo yazmaları gerektiğini söyledikten
sonra Feridun, filmin konusunun ne olacağını sordu ve Özge, “Melih Hoca,
yarışmanın adalet konulu olduğunu söyledi, ona göre bir şey yapacağız,” dedi.
Akşam Özge’nin evinde buluşmaları üzerine anlaştılar ve Feridun bir ön çalışma,
hazırlık yapmak için izin isteyip evine gitti. Feridun’un bu kadar hevesli ve
azimli olması Özge’yi fazlasıyla mutlu etti.
Akşam Feridun geldiğinde önce
oturup biraz sohbet ettiler. Özge film çekme konusunda teknik birkaç bilgi
verdi. Ona göre senaryoyu yazmaları gerektiğini söyledi. Feridun eve gittiğinde
birkaç araştırma yaptığını ve kafasında nasıl bir fikir olduğunu anlattı. Fikir
başta Özge’ye cılız geldi. Birlikte bunun üzerine fikir alışverişi yaptıktan
sonra ortaya güzel bir şey çıktı. Feridun, “Hikâyenin isminin Şimendifer olması
gerektiğini düşünüyorum. Şimendifer’in ne olduğunu bilmeyenler için en sonunda
ufak bir şaşırtma olacaktır.” Özge bilgisayarındaki Word dosyasına başlık
olarak Şimendifer yazdı. Özge, “Yer ve kişi isimlerini farklı yapıp dikkat
çekici yapalım mı? Yoksa düz bir şekilde doğal isimleri mi kullansak?” – “Mekân
ve kişi isimlerini kendimiz belirleyelim. Bizim yarattığımız bir dünyada olsun
ama tabelalarda falan montaj yapıp ekleyebilir misin?” – “Onu hallederiz. Onlar
problem olmaz.” – “Peki, çocuk babasının intikamını alabilecek mi?” – “Nasıl
yani? İntikam falan olmayacak ki.” – “Ama çocuğun amacı, babasının ölümünün
örtbas edilmesini tekrar gündeme getirmek, o zaman ceza almayan yetkilileri
tekrar göz önüne getirmek.” – “Anladım, tamam. Bilemiyorum Feridun. Sonu güzel
bitse daha iyi olmaz mı?” – “Bence olmaz. Özge eğer adalet duygusunu vurgulamak
istiyorsak, çocuk amacına ulaşamasın ve yine aynı durum olsun, yine örtbas
edilsin. Daha vurucu olabilir.” Bu şekilde beyin fırtınası yaparak önce
kabataslak hikâyeyi oluşturdular. Günler günleri bu şekilde kovaladı. Hummalı
bir çalışma içindeydiler. Bazen uzun saatler çalıştıklarında Feridun’un baş
ağrısı tutuyor ve bıraktıkları oluyordu. Hatta birkaç gece Feridun, Özge’nin
oturma odasındaki koltukta uyumak zorunda kaldı, zorunda da değil uyuyakaldı
diyebiliriz. Özge okula gittiğinde arada bir Melih Hoca’ya senaryoyla ilgili
bilgi verip fikir alıyordu. Son akşam senaryonun bitimine az kaldığında
Feridun, “Jack London’ın Martin Eden kitabından aldığım notları inceliyordum,
şöyle bir sözü var, ‘Ümitsiz köleler durumuna düşecek kadar alçalmayan adamları
başarıya iten sivri bir mahmuzdu yoksulluk.’ Biz de karakterimize alt metin
olarak bunu verebiliriz. Annesi doğum sırasında babası ise bir ihmal sonucunda
ölen ama sorumluları ceza almayan, daha sonrasında yoksulluk içinde büyüyen bir
çocuk olarak bu yoksulluğun onu başarıya ittiği mahmuzu film içinde de
verebiliriz, alt metin olarak da işleyebiliriz. Ne dersin?” Özge, Feridun’un bu
kadar araştırmasına, çalışmasına bayılıyordu. Özge, “Bence film içinde bir
şekilde verelim bunu. İzleyici bunu anlama konusunda sıkıntı çekebilir.” dedi.
Bu şekilde düzenlemeler yaparak senaryoyu bitirdiler. Senaryonun bittiği gece
Feridun’un başı yine şiddetli bir şekilde ağrımaya başladı. Özge ona bir bitki
çayı yapıp koltuğa yatırdı.
Filmin çekimi için
yeterli zamanları vardı. Bu sırada oyuncuları belirlediler. Çekimler sırasında
yardımcı olacak birkaç kişiyi de Özge sınıfındaki arkadaşlarından rica etti,
onlar da Özge’nin ricasını geri çevirmediler. Aslında sınıfındaki çoğu kişinin
gruplar halinde yarışmalara katılmasından veya ödev için film çektiklerinden,
boşta pek kimse yoktu. Boşta olanlardan birkaçı ricasını kabul etti. İyi ki
diğerleri böyle büyük bir projeye katılmaya cesaretli insanlar değildi de
birbirlerine köstek olmuyorlardı. Çekimler de tam istedikleri gibi gidiyordu,
bazen tıkandıkları yerde Melih Hoca yardımcı oluyordu, bazen hava şartları
elvermiyordu. Genellikle Feridun’la Özge bütün çekimlerde orada oluyorlardı ama
bazen Feridun’un başı dönüyor, bayılacak gibi oluyordu o yüzden yarıda bırakıp
gittiği de oluyordu. Özge, onun bu yoğunluğa alışkın olmadığından zorlandığını
düşünüyordu ama gerek senaryo sürecinde gerekse çekimlerde Feridun’un
katkılarını hissediyordu. Feridun Özge’de farklı bakış açıları oluşturuyordu.
Resmen ufkunu açıyordu.
Filmin çekimleri ve
montaj işlemleri de bittikten sonra Melih Hoca öncülüğünde yarışmaya
başvurdular. Melih Hoca, “Evet Özge Özgezgin, tam da senden beklediğim şekilde
bir iş yaptınız, güvenim boşa çıkmadı. O arkadaşın kim bilmiyorum, bizim
bölümde değil galiba ama sana fazlasıyla bir şeyler kattığını fark ettim.
Beraber çok güzel bir iş çıkardınız. Bundan sonra yarışmanın sonucunu
bekleyeceğiz. Fakat benim fazlasıyla umudum var. Yazın sizi yurt dışına
göndereceğiz gibi geliyor.” dedi. “Hocam öncelikle çok teşekkür ediyorum böyle
bir projeyi bana önerdiğiniz ve bize öncü olup başvuru yaptığınız için. Ben hem
yazarken hem çekim yaparken çok keyif aldım. Çok güzel bir iş olduğunu
düşünüyorum. İnşallah ödül alacağız.” Bu şekilde yarışma süreci hakkında sohbet
ettikten sonra Özge, Feridun’la buluşup durumu anlattı. Bu arada baş ağrılarını
sordu, Feridun da o anki yoğunluktan olabileceğini hatta arada bir olduğunu,
bir problem olmadığını söyledi.
Günler günleri kovalayıp
yaklaşık iki ay geçtikten sonra yarışmanın sonucunun açıklanacağı gün geldi.
Feridun, Özge’nin evine gelmişti, orada bakacaklardı. Öyle heyecanlıydılar ki
yaklaşık iki saat içerisinde ikisi, bir paket sigara bitirdiler. İnternet
sitesinde ödül kazananların açıklandığı listeye baktıklarında, Özge Özgezgin
ismini dördüncü sırada gördüklerinde kalakaldılar. Resmen dünyaları yıkıldı.
Feridun’un gözleri karardı, Özge’nin elindeki sigara yere düştü. İkisi de yarım
saat boyunca konuşamadan öylece duvara bakıp oturdular. Sonra Feridun hiçbir
şey demeden çantasını alıp çıkıp gitti. Özge de gittiğinin farkında bile değildi.
Hayallerine bu kadar yaklaşmışken kazanamamak, ona bu hayatta verilebilecek en
büyük zarar gibi görünüyordu. Hemen banyoya gidip, soğuk suyun altına girip duş
aldı. Banyodan çıktığında biraz daha kendine gelmişti. Hazırlanıp hemen
hocasının yanına gitti. Melih Fellih yazan kapıyı yine iki kez tıklattıktan
sonra içeri girdi. Melih Hoca ona ne kadar üzgün olduğunu, bu kadar
yaklaştıktan sonra kaybetmiş olmanın verdiği üzüntüyü kendisinin de yaşadığını
söyledi. Öğrencisini teselli etme yolları arıyordu. Fakat Özge çok farklı bir
tepki verdi, “Hocam olan oldu. Demek ki bizden daha güzel film çekenler oldu.
Evet, kaybettik yani yıkıldım. Hiç böyle bir şey hayal etmemiştim ama benim bir
kazancım var. Sizin yönlendirmeniz ve bu proje sayesinde çok yakınımda olan ama
farkına varmadığım bir insanı keşfettim. Onunla neler yapabileceğimi öğrendim.
Bu daha ilk işimiz, demek ki daha neler yapabiliriz. Zaten bu süreçte beraber
yine ufak tefek bir şeyler yazıp çizdik. Elbet bir gün hayallerimize gidecek
yolu buluruz.” Melih Hoca, Özge’nin böyle olgun bir şekilde tepki vermesine çok
şaşırdı ama listeyi ilk gördüğünde yaşadığı devasa yıkım sonucunda bu
olgunluğun olduğunu da anladı. Öğrencisini tebrik edip, asla pes etmemesini ve
yeni işler peşinde olmasını önerdi. Özge bu konuşma sonrasında okuldan çıkıp,
direkt evine gidip, birkaç gün dünyayla ilişkisini kesip evinde vakit geçirdi.
Bu olaydan tam dört yıl
sonra, takvimler 26.02.2023 tarihini gösterdiğinde tabii ki bu süre zarfında
Özge ve Feridun bölümlerinden çoktan mezun olmuşlardı. Melih Hoca yine bir gün
odasında oturmuş bilgisayarında haberleri okurken bir habere gözü takıldı;
“13.
ULUSLARASI SUÇ VE CEZA FİLM FESTİVALİNDE ADALET TEMALI KISA FİLM YARIŞMASINDA
ÖDÜL KAZANAN FİLM: SENARİSTLİĞİNİ VE YÖNETMENLİĞİNİ YAPAN; ÖZGE ÖZGEZGİN VE
FERİDUN DUMDUMA’NIN -ŞİMENDİFER- ADLI KISA FİLMİ OLDU!”
Haber başlığını okuyunca
bir an şok olan Melih Hoca, haber başlığının altında Özge’nin ödül alan
fotoğrafını görünce duygulandı ama altında yazan, “ÖDÜLÜ ALAN ÖZGE ÖZGEZGİN ÖDÜL KAZANDIĞINA SEVİNEMEDİ” yazı
dikkatini daha çok çekti. Acaba hangi sebepten Özge ödül aldığına
sevinememişti? Hemen haberin geri kalan kısmını okumaya devam etti.
“ÖDÜLÜ
ALDIKTAN SONRA AÇIKLAMA YAPAN ÖZGEZGİN, BU ÖDÜLÜ ALDIĞIMA SEVİNEMİYORUM ÇÜNKÜ YOL
ARKADAŞIM, FİLM ORTAĞIM, UFKUMU AÇAN, BENİM BURALARA GELMEMDE BÜYÜK PAYI OLAN
FERİDUN DUMDUMA’YI ÜÇ AY ÖNCE, GEÇ TEŞHİS SEBEBİYLE BEYİN TÜMÖRÜ YÜZÜNDEN
KAYBETTİK. O ŞU AN BENİ İZLİYOR BİLİYORUM. BU ÖDÜLÜ ONA ADIYORUM. BU FİLMDE VE
PROJEDE EMEĞİ GEÇEN HERKESE, ÖNCELİKLE SEVGİLİ HOCAM MELİH FELLİH’E TEŞEKKÜR
EDİYORUM. BUGÜNDEN SONRA YAPACAĞIM İLK KISA FİLMİM FERİDUN DUMDUMA İÇİN
OLACAKTIR VE BU HİKÂYENİN, BU PROJENİN ADINI -DUMDUMA- KOYACAĞIM.”
Haber şu şekilde son
buluyordu, “EMİN OLUN ÇEVRENİZDE SİZE KATKI
SAĞLAYACAK, ÖZGÜN DÜŞÜNEN, ÖZGÜN BİR HAYAT YAŞAYAN İNSANLAR VARDIR. GEÇ OLMADAN
ONLARA ULAŞIN. ONLARLA YOLUNUZU KESİŞTİRİN. ASLINDA O İNSANLAR SİZE BU DÜNYADA
VERİLEN BİR ÖDÜLDÜR.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder