Bize Gönderin

Bize Gönderin;
Sevgili okur, eğer sen de bizimle yazdıklarını paylaşmak istersen, yazını önümüzdeki ayın 7'sine kadar -bokgibi1blog@gmail.com - mail adresine gönderebilirsin.
" Haydi dök bize kuruntularını... "

10 Mart 2017 Cuma

45 SANİYE -Kabasakal-

Saat 03.02 17 Ağustos 1999...
Hayatımın en uzun 45 saniyesi...
          Düzce'de fındık zamanı köye gitmiştik. Annem o zamanlar kardeşime 6 aylık hamileydi. Tabi hamile haliyle fındık toplamaya değil de orada ki eş dostla beraber eğlence olur gibisinden onlara katılmıştık. Yaklaşık 1 haftadır falan oradaydık. Gündüz herkes fındık topluyor akşam da hep beraber toplanılıp sohbet muhabbet ediyorduk.       Bizde tabi çocuk halimizle köyde yeşillikler arasında koşturup duruyorduk. Bir gün güneş tutulması gerçekleşti. Depremden tam 2 önce. Köyün yaşlılarından bir teyze vardı adını hatırlayamıyorum. Köyün büyüklerinden bilgili birisiydi. Geçen yılların ona çok şey kattığı belliydi. Yüzünde ki her kırışıklık sanki daha önce yaşadığı bir olayın onda bıraktığı bir iz gibiydi. Biz çocuklara her akşam hikaye anlatırdı. Çocuk aklımızla adeta bilgeliğini bize aktarırdı. Güneş tutulması olduğunda da bize sakın bakmayın yoksa kör olursunuz diye takılmıştı.

        Derken yine fındıklar toplanmış çalışanlar yemeklerini yemiş çaylarını içmişler ve her akşam ki sohbetlerini yaptıktan sonra herkes yorgunluğunu atmak için uykuya dalmıştı. Bizde annemle beraber uykudaydık. İki katlı müstakil geniş avlusu olan bir evde kalıyorduk. Avluda kocaman bir ahır ve samanlık vardı. Hayvanlar o gece çok huzursuzdu. O yaşlı teyze de bu pek hayra alamet değil demişti.  O gece hayra alamet olmadığı hemen anlaşıldı. Saat 03.02' de uğultuya benzer garip bir sesle yer sallanmaya başladı. İşte o an depremin merkezinde ve çevresinde olan herkes için belki de hayatlarının en uzun 45 saniyesi başlamıştı. 
         Herkes apar topar dışarıya koşuşturmaya başladı. Bizim dışarı çıkmamız kolay oldu. Kaldığımız ev büyük güçte ki depreme karşı koymayı başarmıştı. Herkes korku içinde evleri boşalttıktan sonra telaş bitmemişti. Bu seferde herkes daha yeni çıkmış cep telefonlarıyla yakınlarını arıyor onları merak ediyorlardı. Bizde haliyle babamı ve diğer tanıdıklarımız için endişeleniyorduk. Ertesi gün köyde kalmadan bir arabaya atlayıp Düzce merkeze doğru yola çıktık. Ancak şehre girdiğimizde her yer moloz yığınlarıyla doluydu. Kimin sağ kalıp kalmadığı belli değildi. Enkaz altında kalanlar umutlar tükenmeden hızlı bir şekilde çıkarılmaya çalışıyordu. Babam ise depremde evin balkonundan aşağı atlamış hemen açık bir alana çıkmış. Merkezde olan evimiz 5 katlı bir apartmandı. O da depreme dayanmış ama adeta İtalya da ki Pisa Kulesi gibi yan yatmıştı. Babam evden atlamadan önce yeni aldığı televizyonu kurtarmayı ihmal etmemiş. Yere düşüp de parçalanmasın diye televizyon sehpasından aşağı indirdikten sonra evden atlamış. Sorduğumda yeni almıştık olum yazık olurdu demişti bana. Babamın bu davranışı aklıma geldikçe hala gülümsetir beni. Kırılıp dökülen evimizden o televizyon sağlam çıktı. Hala durur şimdi ki evimizde bir hatıra misali.
         Annem çok korkmuştu. Tabi hamile olması da bu korkuyu daha da arttırmıştı. Düzce 'de biraz daha kaldıktan sonra Ankara'ya taşınma kararı aldılar. Ve kurtarabildikleri eşyalarla birlikte Ankara'ya doğru yola çıktık. Depremden sonra Düzce'de geçirdiğim kısa zamanda çocuk halimle aklımda kalanlar iş makineleri, kurtarma ekiplerinin Sesimi Duyan Var Mı diye bağırmaları, etrafta dolaşan iğrenç bir koku, kaybettikleri yakınlarına ağlayan acılı gözler ve gözlerimin önünde enkazdan sağ salim çıkarılan her yeri bembeyaz olmuş moloz yığınlarının arasında iki büklüm kalmış yüzünde ki o korku  rahatça okunan bir kadın. Bu manzarayı gördükten sonra kadının gözlerinde ki korku dolu bakışlar benim içimi de kaplamıştı. Kadının gözyaşlarıyla birlikte bende sessiz ağlamaya başlamıştım. Babam beni görünce hemen oradan uzaklaştırdı beni ilgimi hemen başka yerlere çekmeye çalıştı ama bu pek de işe yaramamıştı. Kadınla beraber o korkuyu bende sahiplenmiştim.
        Artık Ankara'ya taşınmış yeni bir hayat kurma çabasındaydık. Yaşadıklarımız gördüğümüz manzaralar kolay kolay aklımızdan çıkmayacaktı ama buna rağmen hayatta kaldığımız için şükrediyorduk hayatını kaybeden binlerce cana üzülerek. Derken depremin üzerinden aylar geçti. Herkes yaralarını sarmaya çalışıyordu her ne kadar kapanmayacak olsa da. Biz de amcamları ziyaret etmek birazda yardımcı olmak için tekrar Düzce'ye doğru yola çıktık. Geldiğimizde hala çalışan iş makinelerini hatırlıyorum enkazları kaldırmaya devam ediyorlardı. Akşam ailecek oturmuş sıcacık çayla birlikte dertleşiyorlardı. Kasım ayı olmuş soğuklar gelmişti. Bende kendimce sağı solu karıştırıyor yaramazlık yapma peşindeydim. Ama yer sanki geri döndüm dercesine o garip uğultulu sesiyle yeniden sallanmaya başladı. Bu sefer ki daha şiddetli ve korkutucuydu. Ne kadar sürdüğünü kestirmek zor o an da düşündüğünüz evden kendinizi dışarı atıp güvenli bir yere sığınabilmek. Bastığınız zemin beşik gibi sallanıyor sizi fırtınaya yakalanmış bir ağaç gibi sağa sola savuruyordu. Yeniden olur düşüncesiyle terkettiğimiz yer gittiğimiz gece adeta bize hoş geldin sürprizi yapıyordu. Önce ki depremde bir kadının enkazdan çıkarılışına şahit olmuştum. Bu depremde beni yıkılan 5 katlı bir apartmanın manzarasıyla karşı karşıya bıraktı. Gözlerimin önünde domino taşları gibi içindekilerin üzerine çöktü. O anda gözlerimi kapadığımı hatırlıyorum ve birinin beni kucaklayıp ağladığını...
         Amcamlar ikinci depremden sonra kasım soğuğunda çadırda yaşamaya başladılar. Yer kabuğu adeta bize akıllı olun normal yaşantınıza dönmeyin der gibiydi. Zaten aylar boyunca bütün evler boş kaldı. Herkes çadırlarda prefabrik evlerde yaşamaya başladılar. Bu kez normal yaşama dönmek çok uzun zaman almıştı. Evler harabeye dönmüş ilk depremden sağ çıkan binaların çoğu bu kez dayanamamış ve içindekilerin üzerine çökmüştü. Bu sefer daha kötü etkilendim. Güler yüzlü yaramaz sağı solu her yeri karıştıran her zaman afacanlık peşinde olan çocuk yerini tamamen içine çekilmiş konuşmayan korku dolu bir çocuğa bırakmıştı. Uzun zaman tek başıma yatamadım. Aynı evde olsak bile yattığım odada illa birisi olmalıydı.
          O zamanlar 5 yaşında küçük bir çocuk olmama rağmen gördüğüm bazı şeyler aklıma kazınmış durumda. Haberlerde bir deprem haberi gördüğümde her zaman bu anılar aklıma gelir. Belki de ben şanslıydım en azından ailemi kaybetmedim. Ancak iki depremde hayatını kaybeden on binlerce insanın yakınlarının acısını hep kendi içimizde hissettik. Bu depremlerin insanlarda bıraktığı kim bilir ne acı anılar vardır. Üzerinden yıllar geçse bile unutulmayacak acısı kapanmayacak nice hikayeler. Tüm bu acıları yakından hissetmek için depremin belgeselini izlemenizi öneriyorum.
Umuyorum ki bir daha hayatımızın en uzun 45 saniyesini yaşamayız.
                                                                  UNUTMA UNUTTURMA !!!
                                                         17 AĞUSTOS 1999 GÖLCÜK DEPREMİ...

                                                         12 KASIM 1999 DÜZCE DEPREMİ...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder