Saat 03.02 17 Ağustos 1999...
Hayatımın en uzun 45 saniyesi...
Düzce'de
fındık zamanı köye gitmiştik. Annem o zamanlar kardeşime 6 aylık hamileydi. Tabi
hamile haliyle fındık toplamaya değil de orada ki eş dostla beraber eğlence olur
gibisinden onlara katılmıştık. Yaklaşık 1 haftadır falan oradaydık. Gündüz
herkes fındık topluyor akşam da hep beraber toplanılıp sohbet muhabbet
ediyorduk. Bizde tabi çocuk
halimizle köyde yeşillikler arasında koşturup duruyorduk. Bir gün güneş
tutulması gerçekleşti. Depremden tam 2 önce. Köyün yaşlılarından bir teyze
vardı adını hatırlayamıyorum. Köyün büyüklerinden bilgili birisiydi. Geçen
yılların ona çok şey kattığı belliydi. Yüzünde ki her kırışıklık sanki daha
önce yaşadığı bir olayın onda bıraktığı bir iz gibiydi. Biz çocuklara her akşam
hikaye anlatırdı. Çocuk aklımızla adeta bilgeliğini bize aktarırdı. Güneş
tutulması olduğunda da bize sakın bakmayın yoksa kör olursunuz diye takılmıştı.
Derken yine
fındıklar toplanmış çalışanlar yemeklerini yemiş çaylarını içmişler ve her
akşam ki sohbetlerini yaptıktan sonra herkes yorgunluğunu atmak için uykuya
dalmıştı. Bizde annemle beraber uykudaydık. İki katlı müstakil geniş avlusu
olan bir evde kalıyorduk. Avluda kocaman bir ahır ve samanlık vardı. Hayvanlar
o gece çok huzursuzdu. O yaşlı teyze de bu pek hayra alamet değil demişti. O gece hayra alamet olmadığı hemen anlaşıldı.
Saat 03.02' de uğultuya benzer garip bir sesle yer sallanmaya başladı. İşte o
an depremin merkezinde ve çevresinde olan herkes için belki de hayatlarının en
uzun 45 saniyesi başlamıştı.
Herkes apar
topar dışarıya koşuşturmaya başladı. Bizim dışarı çıkmamız kolay oldu.
Kaldığımız ev büyük güçte ki depreme karşı koymayı başarmıştı. Herkes korku içinde
evleri boşalttıktan sonra telaş bitmemişti. Bu seferde herkes daha yeni çıkmış
cep telefonlarıyla yakınlarını arıyor onları merak ediyorlardı. Bizde haliyle
babamı ve diğer tanıdıklarımız için endişeleniyorduk. Ertesi gün köyde kalmadan
bir arabaya atlayıp Düzce merkeze doğru yola çıktık. Ancak şehre girdiğimizde
her yer moloz yığınlarıyla doluydu. Kimin sağ kalıp kalmadığı belli değildi.
Enkaz altında kalanlar umutlar tükenmeden hızlı bir şekilde çıkarılmaya
çalışıyordu. Babam ise depremde evin balkonundan aşağı atlamış hemen açık bir
alana çıkmış. Merkezde olan evimiz 5 katlı bir apartmandı. O da depreme
dayanmış ama adeta İtalya da ki Pisa Kulesi gibi yan yatmıştı. Babam evden
atlamadan önce yeni aldığı televizyonu kurtarmayı ihmal etmemiş. Yere düşüp de
parçalanmasın diye televizyon sehpasından aşağı indirdikten sonra evden
atlamış. Sorduğumda yeni almıştık olum yazık olurdu demişti bana. Babamın bu
davranışı aklıma geldikçe hala gülümsetir beni. Kırılıp dökülen evimizden o
televizyon sağlam çıktı. Hala durur şimdi ki evimizde bir hatıra misali.
Annem çok
korkmuştu. Tabi hamile olması da bu korkuyu daha da arttırmıştı. Düzce 'de
biraz daha kaldıktan sonra Ankara'ya taşınma kararı aldılar. Ve kurtarabildikleri
eşyalarla birlikte Ankara'ya doğru yola çıktık. Depremden sonra Düzce'de
geçirdiğim kısa zamanda çocuk halimle aklımda kalanlar iş makineleri, kurtarma
ekiplerinin Sesimi Duyan Var Mı diye bağırmaları, etrafta dolaşan iğrenç bir
koku, kaybettikleri yakınlarına ağlayan acılı gözler ve gözlerimin önünde
enkazdan sağ salim çıkarılan her yeri bembeyaz olmuş moloz yığınlarının
arasında iki büklüm kalmış yüzünde ki o korku
rahatça okunan bir kadın. Bu manzarayı gördükten sonra kadının gözlerinde
ki korku dolu bakışlar benim içimi de kaplamıştı. Kadının gözyaşlarıyla
birlikte bende sessiz ağlamaya başlamıştım. Babam beni görünce hemen oradan
uzaklaştırdı beni ilgimi hemen başka yerlere çekmeye çalıştı ama bu pek de işe
yaramamıştı. Kadınla beraber o korkuyu bende sahiplenmiştim.
Artık
Ankara'ya taşınmış yeni bir hayat kurma çabasındaydık. Yaşadıklarımız
gördüğümüz manzaralar kolay kolay aklımızdan çıkmayacaktı ama buna rağmen
hayatta kaldığımız için şükrediyorduk hayatını kaybeden binlerce cana üzülerek.
Derken depremin üzerinden aylar geçti. Herkes yaralarını sarmaya çalışıyordu
her ne kadar kapanmayacak olsa da. Biz de amcamları ziyaret etmek birazda
yardımcı olmak için tekrar Düzce'ye doğru yola çıktık. Geldiğimizde hala çalışan
iş makinelerini hatırlıyorum enkazları kaldırmaya devam ediyorlardı. Akşam
ailecek oturmuş sıcacık çayla birlikte dertleşiyorlardı. Kasım ayı olmuş
soğuklar gelmişti. Bende kendimce sağı solu karıştırıyor yaramazlık yapma
peşindeydim. Ama yer sanki geri döndüm dercesine o garip uğultulu sesiyle
yeniden sallanmaya başladı. Bu sefer ki daha şiddetli ve korkutucuydu. Ne kadar
sürdüğünü kestirmek zor o an da düşündüğünüz evden kendinizi dışarı atıp
güvenli bir yere sığınabilmek. Bastığınız zemin beşik gibi sallanıyor sizi
fırtınaya yakalanmış bir ağaç gibi sağa sola savuruyordu. Yeniden olur
düşüncesiyle terkettiğimiz yer gittiğimiz gece adeta bize hoş geldin sürprizi
yapıyordu. Önce ki depremde bir kadının enkazdan çıkarılışına şahit olmuştum.
Bu depremde beni yıkılan 5 katlı bir apartmanın manzarasıyla karşı karşıya
bıraktı. Gözlerimin önünde domino taşları gibi içindekilerin üzerine çöktü. O
anda gözlerimi kapadığımı hatırlıyorum ve birinin beni kucaklayıp ağladığını...
Amcamlar
ikinci depremden sonra kasım soğuğunda çadırda yaşamaya başladılar. Yer kabuğu
adeta bize akıllı olun normal yaşantınıza dönmeyin der gibiydi. Zaten aylar
boyunca bütün evler boş kaldı. Herkes çadırlarda prefabrik evlerde yaşamaya
başladılar. Bu kez normal yaşama dönmek çok uzun zaman almıştı. Evler harabeye
dönmüş ilk depremden sağ çıkan binaların çoğu bu kez dayanamamış ve
içindekilerin üzerine çökmüştü. Bu sefer daha kötü etkilendim. Güler yüzlü
yaramaz sağı solu her yeri karıştıran her zaman afacanlık peşinde olan çocuk
yerini tamamen içine çekilmiş konuşmayan korku dolu bir çocuğa bırakmıştı. Uzun
zaman tek başıma yatamadım. Aynı evde olsak bile yattığım odada illa birisi
olmalıydı.
O zamanlar 5
yaşında küçük bir çocuk olmama rağmen gördüğüm bazı şeyler aklıma kazınmış
durumda. Haberlerde bir deprem haberi gördüğümde her zaman bu anılar aklıma
gelir. Belki de ben şanslıydım en azından ailemi kaybetmedim. Ancak iki
depremde hayatını kaybeden on binlerce insanın yakınlarının acısını hep kendi
içimizde hissettik. Bu depremlerin insanlarda bıraktığı kim bilir ne acı anılar
vardır. Üzerinden yıllar geçse bile unutulmayacak acısı kapanmayacak nice
hikayeler. Tüm bu acıları yakından hissetmek için depremin belgeselini
izlemenizi öneriyorum.
Umuyorum ki bir daha hayatımızın en uzun 45 saniyesini
yaşamayız.
UNUTMA UNUTTURMA !!!
17 AĞUSTOS 1999 GÖLCÜK
DEPREMİ...
12 KASIM 1999 DÜZCE DEPREMİ...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder