Bize Gönderin

Bize Gönderin;
Sevgili okur, eğer sen de bizimle yazdıklarını paylaşmak istersen, yazını önümüzdeki ayın 7'sine kadar -bokgibi1blog@gmail.com - mail adresine gönderebilirsin.
" Haydi dök bize kuruntularını... "

10 Şubat 2017 Cuma

1. Philotes -Delikadir-

“Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız.” [Dostoyevski-Yeraltından Notlar]

Geceden kalma halleriyle kıyafetlerini bulmaya çalışıyorlardı çünkü işe yetişmeleri gerekiyordu, sabah temizliği onların yaz okulu borcuydu artık.
Nevzat ile Mustafa aynı evi ve aynı sınıfı paylaşan iki arkadaştı. İkisi de Hacettepe Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği okuyordu. Nevzat; Aydın’ın Çine ilçesinde doğup büyümüş bir ege efesiydi, Mustafa ise Zonguldak’ın Kozlu ilçesinde doğup büyüyen ama kökeni Trabzon’da olan bir Laz uşağıydı. İki senedir aynı evi aynı derdi aynı sıkıntıyı paylaşıp öğrenci hayatına beraber göğüs geriyorlardı. Yaz okulu parasını çıkarmak için ikisi de Kızılay’da Sakarya Caddesinde her zaman takıldıkları Tiyatro Bar’da işe girdiler. Sabahları açıp temizlik yapıyorlardı, bazen duruma göre gece kapanışa kaldıkları da oluyordu. Evleri daha ucuz olsun diye merkeze uzak olan Eryaman ilçesinde 2+1 kutu gibi bir evde kalıyorlardı. Evlerinin en güzel yanı ise elektrik faturası çok az geliyordu; ışıkları açmıyorlardı. İçtikleri bira ve şarap şişelerini evin her köşesine yerleştirmiş, uçlarına mumları dikmişlerdi, eve girer girmez sırayla mumları yakıyorlardı ve evin içini huzur kaplıyordu.
Evden tam çıkacakları sıra Nevzat yine kapıda biraz duraksadı. Kapının hemen yanına astığı; geçen sene doğum gününde arkadaşının aldığı bir tablo vardı. Tablodaki kadının saçları beline kadardı, her baktığı açıdan saçlarının rengi değişiyordu sanki, kırmızı-mavi-siyah-sarı hangi renk olduğunu bir türlü bulamamıştı. İncecik beli vardı -ince belli bardak misali- elleri bir gülü anımsatıyordu her parmağı farklı bir çiçek gibiydi. Arkadaşı bu kadının adının “Philotes” olduğunu söylemişti ve Nevzat her sabah evden çıkmadan bu tabloya tekrar tekrar bakıp kapıdan mutlu bir şekilde çıkıyordu. Tam merdivenleri inerken hem alt komşuları hem de sınıf arkadaşları olan Mert onlara doğru geliyordu, yine elinde sıcacık kokusu binayı saran iki tane simit vardı. Mert sevgilisi Şevval ile alt katta kalıyordu ve genellikle ekmek almaya gittiğinde üst komşularına da sıcak simit getirmeyi ihmal etmiyordu. Bu simitler Nevzat ve Mustafa için gömülü hazine bulmuş kadar değerliydi ve Mert ile merdivende kısa sohbetlerini tamamladıktan sonra durağa doğru hızla ilerlediler. Çok fazla beklemeden ‘521’ numaralı otobüse binip Kızılay’a gitmek için iki öğrenci parası verip yan yana oturdular. İkisinin de aklında dün gece ki ucuz şarapla yaptıkları kaliteli sohbetin demleri vardı.
Her gece yatmadan önce kurdukları hayalleri dün gece şarap içerken paylaştılar birbirleriyle. Nevzat ikinci bardaktan sonra döktü içini; -Kaliteli bir tiyatro oyunu yazıp, yönetip, oynamak istiyorum. Bunun için insanları izliyorum, farklı karakterlere ulaşmaya çalışıyorum.- dedi. Mustafa ise -Ahşap bir dağ evinde yanan şöminenin karşısında hayatımın kadınıyla yeniden doğmak yeniden hayata başlamak istiyorum. Yapabildiğim tek şey para biriktirmek.- dedi. Tabi ki bunların üstüne saatlerce konuştular, çözümler ürettiler, kadehler kaldırdılar ve en sonunda bu şarap şişesini de bitirdikten sonra ucuna mumunu takıp evde onun için özel bir yer buldular.
Barı açmışlardı, duvarlarda ki eski Türk Sineması oyuncularının fotoğraflarına bakarken bir yandan Cem Karaca’nın seslendirdiği Ceviz Ağacı şarkısını dinliyorlardı. Nazım Hikmet gibi bir ağacın tepesine çıkıp insanları izlemek istiyordu ikisi de. Temizlik bitti ve girişte ki aynanın karşısına geçip kendilerini hazırlıyorlardı. Nevzat; uzun boylu, saçları seyrek ama tam tersi uzun sakallı beyaz dişlere sahip güzel gülen bir efeydi. Mustafa; orta boylu, saçları uzun arkada toplardı, tam bir köseydi -sinek konsa yanağından kayardı- Laz uşağı olduğu için midir bilinmez hep bir sert mizacı vardı pek gülmezdi.
Şarkı listesinde “K. Cigarettes After Sex” çaldığını görünce gözü kapıya takıldı Nevzatın. Yine aynı adam giriyordu kapıdan, yine aynı saatlerde ve yine farklı bir kadınla gelmişti. Bu adam her gün başka bir kadınla geliyordu ya da yalnız geldiğinde de bardan bir kadın ayarlamaya çalışıyordu. Nevzatın çok dikkatini çekmişti ve bu adamı sorguluyordu kafasında “bu hayatta başka hiçbir amacı, düşüncesi ve hayali yok mu?” diye. Tam düşüncelere dalmıştı ki kapıdan iki genç kadın girip “heyy barmen” diye seslenince kendisine geldi. Bu iki kadın Nevzat ile Mustafa’nın  üniversitenin -Tiyatro Kulübünden- arkadaşları olan Çağla ve Jülide idi. Birbirlerini İstanbul’dan tanıyorlardı, Çağla sosyoloji okurken Jülide radyo televizyon ve sinema okuyordu. İkisi de Hacettepe Üniversitesini kazanmıştı ve gelir gelmez ev arkadaşı olmuşlardı. Çağla; kumral tenli beline kadar simsiyah saçları bir şaire şiir yazdıracak derecede dolgun, dalgalı ve güzeldi. Gözleri kapkaraydı sanki Muğla'nın zeytin bahçelerinden özenle toplanmış iki zeytin tanesi gibi ama içleri ışık saçıyordu, öğretmenlerin tüm öğrencilerine söylediği “gözlerinde ki parıltı” Çağla’da mevcuttu. Uzun boyuna bacakları orantılı bir şekilde eşlik ediyordu, bir de çok hoş sohbeti vardı onun. Çağla'nın en büyük hayali yurt dışında “sosyoloji” alanında kaliteli bir eğitim alıp, değerini bulduğu bir işte çalışmaktı. Jülide ise minyon yapılı, saçları kısa ama kıvırcık, tanımayan insanlar bile onu görseler mutlu olacakları bir enerjiye sahip, yanağında herkesin dikkatini çeken çok tatlı bir gamzesi vardı, yalnız minyon falan ama giydiklerini kendisine çok güzel yakıştırırdı ve gözlüklerinin arkasından gülen gözlerle onlara enerji kaynağı oluyordu. Jülide’nin her zaman kurduğu hayal ise yönettiği bir filmin Oscar Ödülü alması idi. Kadınlar masaya oturdu ve Nevzat hemen iki tane Bomonti bira götürdü masaya, arada bir yanlarına uğrayıp çalışma saatini bitirmeye çalışıyorlardı. Ama Nevzat’ın aklı hala o yakışıklı olmayan ama parası olan her gün farklı güzellerle bara gelen bu orta yaşlı adamda idi. Her halde dünyada ki bütün kadınlar emrine amade olsalar “ben ne yapıyorum acaba?” diye sorgulamazdı kendisini.
Mesai saatleri dolduktan sonra Çağla ve Jülide’yi alarak Bahçelievler 3. Caddede ki her zaman oturdukları Varuna Gezgin Cafe’ye gittiler. Cafe 4 katlıydı, girişte boydan boya camlardan içerisi görünüyordu ve karşı duvar komple kitaplıktı, yeşil renkte demir kapıdan içeri girdiler sağ tarafta eski arabalardan bir dolap vardı hemen girişte tahta çubuğa asılı sokak tabelaları dikkat çekiyordu, masalar belediye parklarında ki banklar gibiydi tahta ama hepsi bembeyaz üstlerinde ilkokulda -beslenme saatinde- masaya serdiğimiz kareli masa örtülerden serilmiş, duvarlarda plakalar asılı ve ortada ki barın üstü ülke bayraklarıyla doluydu, iki yeşil panjurlu camın ortasında Çince “Sigara İçilmez” yazılı tabelanın tam altında ki masaya oturdular. Barın arkasında kalıyordu, seviyorlardı bu masayı. Eğer boş ise geldiklerinde bu masaya otururlardı.
Evet yine aynı garson kadın geldi. Azerbaycan’dan gelen Müzeyyem giriş katta ki masalara bakıyordu ve genelde bu gençlerin masasıyla da hep o ilgilenirdi şimdiye kadar. Müzeyyem aslen İranlı ama Azerbaycan’da yaşıyordu, Gazi Üniversitesi Mimarlık bölümünü kazanıp gelmişti, onunla burada tanışmışlardı ama alt komşuları Mert’in sevgilisi Şevval ile sınıf arkadaşı olduğunu sonradan öğrendiler. Müzeyyem servi boylu, siyah saçları beline kadar uzanıyordu, saçlarını çok güzel yapardı, ama onun en dikkat çekici yönü elmacık kemikleri idi. Güldüğü zaman daha çok öne çıkan elmacık kemiklerini görmek için Nevzat onu sürekli güldürmeye çalışırdı. Güldüğünde ise öne çıkan dişleri inci gibi özenle dizilmişti yan yana. Türkçeyi zar zor konuşuyordu kelimeleri tam vurguyla söyleyemiyordu buda konuşmasını sevimli hale getiriyordu. Müzeyyem’in bir özelliği vardı çok iyi bir ressamdı, ve cafenin sahibi giriş katta kitapların olmadığı duvarlara Müzeyyem’in çizdiği resimleri asmıştı. Bir keresinde Nevzat tek başına gelip oturduğunda Müzeyyem ona kitaplıktan Jack London’ın Martin Eden kitabını getirip önermişti ve Nevzat’ta akşama kadar oturup okumuştu o kitabı.
Cafede Snowy White’ın Midnight Blues şarkısı çalarken; hepsi birer 50’lik fıçı bira istedi, biraların yanında gelen yeşil zeytinleri yine her zaman ki gibi kapış kapış yediler. O gün kafasına takılan soruyu ortaya fırlattı Nevzat:
-Bizim bara her gün gelen bir adam var, her gün farklı kadınla geliyor, acaba bu adamın kadınlardan başka bir gayesi yok mu? Bu tarz insanların şu hayatta tek düşünceleri karşı cinsle birlikte olmak mı? Çok merak ediyorum gerçekten.
Çağla Jülide’ye bakarak hemen söze girdi:
-Bizim gittiğimiz dans kursunda da öyle bir kadına rast geldik. Süslenip püsleniyor, sosyal medya da dikkat çekici fotoğraflar atıyor, tek amacı zengin erkeklerin dikkatini çekip lüks arabalarla gezmek. Başka bir hedefi olduğunu düşünmüyorum.
Jülide Çağla’dan devralıyor sözü:
-Bazen geceleri yatarken bu hayatta okumadığım milyonlarca güzel kitap, izlemediğim binlerce kaliteli film ve beni mutlu edecek dinlemediğim binlerce de şarkı var diye düşünürken, kendimi bulmaya çalışırken insanların bu şekilde günlerini boş geçirmesine mantığım el vermiyor.
Mustafa birasını kaldırıp:
-Geçenlerde Aslı Erdoğan diye bir yazarın Kabuk Adam kitabını okudum; kadın fizik kariyerinin zirvesindeyken hayallerinin peşinden koşup yazarlığa geçiyor. Biz hala hayallerimiz için ne yapabilir diye düşünüyoruz.
Sanki bir sıra belirlemişler gibi Nevzat eline yeşil zeytinlerden bir tane alıp havaya kaldırıp söze giriyor:
-Ben her gece hayal kurmadan uyuyamazken sorduğum çoğu insanın ufak bir hayali bile olmuyor. Sınıfımdan bir çok arkadaşım kadın düşkünü; her gece yanında başka bir kadınla yatsa dünyada ki görevini yerine getirmiş gibi hissedecek. Büyük bir zafer kazanmış olduğunu düşünecek. Hayatını makyaj yapıp erkeklerden iltifat alarak yaşayan, pahalı mekanlarda takılıp hayatında kaliteli bir kitap bile okumamış kadınlar popüler son zamanlarda deyip topu Çağla’ya attı.
Çağla çok önceden izlediği bir filmi hatırlattı:
-Kelebeğin Rüyası filminde Suzan karakterinin hayali erkek kılığına girip maden ocağına inmekti ve Muzaffer Tayyip ile planlar yapıp, sonuçlarını düşünmeden inmişlerdi madene ve sonucunda çok kötü şeyler olmuştu ama hayallerini gerçekleştirmişlerdi, bu beni çok etkilemişti mesela.
Jülide’de küçük İskender adlı yazarın Tıp Fakültesini bırakıp şairlik yaptığını hatırlattı. Tam o sırada yanlarında olan Müzeyyem de kendi alanından olan Modigliani’den örnek verdi. Picasso gibi para ve şöhret için değil sevdiği için, tutku ile yaptığı ve toplum için resim yapan Modigliani’yi hatırlattı. Muhabbetleri “İnsanların hayal bile kurmadan boş yaşaması” üzerine devam etti ve sonra hep beraber kalktılar. Cafeden çıkınca yanda ki Zamazingo Büfe den birer bira aldılar ve yolda Cem Karaca’dan Deniz Üstü Köpürür şarkısını söyleyerek köşe başına kadar beraber gittiler. Köşe başında Nevzat ve Mustafa durağa doğru döndüler Çağla ve Jülide ise evlerine doğru giderken bir anda binalarının yanında ki boş arsanın orda durdular. Duvara yazılan yazıyı aynı anda sesli bir şekilde okudular;
Kurduğu hayaller İstanbul misali içine çekmeli insanı,
Galata’nın Kız Kulesi’nin yolunu gözlediği kadar sabır eylemeli insan hayallerine.
Gece karanlıkta yatağında yalnız kaldığında Hisar’ın Boğaz’a sokulduğu gibi yanaşmalı; onu mutluluğa götüren hayallere,
Ve
Öpmeli dudaklarından hayallerinin, İstiklal Caddesi’nin bitmeyen hayatın sonsuzluğunda.


İki İstanbullu kadın da biraları kaldırıp “Bu sefer İstanbul’a” deyip son yudumu aldıktan sonra şişeleri çöp kutusuna atıp merdivenlerden süzülerek kayboldular.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder