“Kitaplarımızı,
hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız.” [Dostoyevski-Yeraltından
Notlar]
Geceden kalma halleriyle kıyafetlerini bulmaya çalışıyorlardı çünkü işe yetişmeleri gerekiyordu, sabah temizliği onların yaz okulu borcuydu artık.
Nevzat ile
Mustafa aynı evi ve aynı sınıfı paylaşan iki arkadaştı. İkisi de Hacettepe
Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği okuyordu. Nevzat; Aydın’ın
Çine ilçesinde doğup büyümüş bir ege efesiydi, Mustafa ise Zonguldak’ın Kozlu ilçesinde
doğup büyüyen ama kökeni Trabzon’da olan bir Laz uşağıydı. İki senedir aynı evi
aynı derdi aynı sıkıntıyı paylaşıp öğrenci hayatına beraber göğüs geriyorlardı.
Yaz okulu parasını çıkarmak için ikisi de Kızılay’da Sakarya Caddesinde her
zaman takıldıkları Tiyatro Bar’da işe girdiler. Sabahları açıp temizlik
yapıyorlardı, bazen duruma göre gece kapanışa kaldıkları da oluyordu. Evleri
daha ucuz olsun diye merkeze uzak olan Eryaman ilçesinde 2+1 kutu gibi bir evde
kalıyorlardı. Evlerinin en güzel yanı ise elektrik faturası çok az geliyordu;
ışıkları açmıyorlardı. İçtikleri bira ve şarap şişelerini evin her köşesine
yerleştirmiş, uçlarına mumları dikmişlerdi, eve girer girmez sırayla mumları
yakıyorlardı ve evin içini huzur kaplıyordu.
Evden tam
çıkacakları sıra Nevzat yine kapıda biraz duraksadı. Kapının hemen yanına
astığı; geçen sene doğum gününde arkadaşının aldığı bir tablo vardı. Tablodaki
kadının saçları beline kadardı, her baktığı açıdan saçlarının rengi değişiyordu
sanki, kırmızı-mavi-siyah-sarı hangi renk olduğunu bir türlü bulamamıştı.
İncecik beli vardı -ince belli bardak misali- elleri bir gülü anımsatıyordu her
parmağı farklı bir çiçek gibiydi. Arkadaşı bu kadının adının “Philotes”
olduğunu söylemişti ve Nevzat her sabah evden çıkmadan bu tabloya tekrar tekrar
bakıp kapıdan mutlu bir şekilde çıkıyordu. Tam merdivenleri inerken hem alt
komşuları hem de sınıf arkadaşları olan Mert onlara doğru geliyordu, yine
elinde sıcacık kokusu binayı saran iki tane simit vardı. Mert sevgilisi Şevval
ile alt katta kalıyordu ve genellikle ekmek almaya gittiğinde üst komşularına
da sıcak simit getirmeyi ihmal etmiyordu. Bu simitler Nevzat ve Mustafa için
gömülü hazine bulmuş kadar değerliydi ve Mert ile merdivende kısa sohbetlerini
tamamladıktan sonra durağa doğru hızla ilerlediler. Çok fazla beklemeden ‘521’
numaralı otobüse binip Kızılay’a gitmek için iki öğrenci parası verip yan yana
oturdular. İkisinin de aklında dün gece ki ucuz şarapla yaptıkları kaliteli
sohbetin demleri vardı.
Her gece
yatmadan önce kurdukları hayalleri dün gece şarap içerken paylaştılar
birbirleriyle. Nevzat ikinci bardaktan sonra döktü içini; -Kaliteli bir tiyatro
oyunu yazıp, yönetip, oynamak istiyorum. Bunun için insanları izliyorum, farklı
karakterlere ulaşmaya çalışıyorum.- dedi. Mustafa ise -Ahşap bir dağ evinde
yanan şöminenin karşısında hayatımın kadınıyla yeniden doğmak yeniden hayata
başlamak istiyorum. Yapabildiğim tek şey para biriktirmek.- dedi. Tabi ki
bunların üstüne saatlerce konuştular, çözümler ürettiler, kadehler kaldırdılar
ve en sonunda bu şarap şişesini de bitirdikten sonra ucuna mumunu takıp evde
onun için özel bir yer buldular.
Barı
açmışlardı, duvarlarda ki eski Türk Sineması oyuncularının fotoğraflarına
bakarken bir yandan Cem Karaca’nın seslendirdiği Ceviz Ağacı şarkısını
dinliyorlardı. Nazım Hikmet gibi bir ağacın tepesine çıkıp insanları izlemek
istiyordu ikisi de. Temizlik bitti ve girişte ki aynanın karşısına geçip
kendilerini hazırlıyorlardı. Nevzat; uzun boylu, saçları seyrek ama tam tersi
uzun sakallı beyaz dişlere sahip güzel gülen bir efeydi. Mustafa; orta boylu, saçları
uzun arkada toplardı, tam bir köseydi -sinek konsa yanağından kayardı- Laz
uşağı olduğu için midir bilinmez hep bir sert mizacı vardı pek gülmezdi.
Şarkı
listesinde “K. Cigarettes After Sex” çaldığını görünce gözü kapıya takıldı
Nevzatın. Yine aynı adam giriyordu kapıdan, yine aynı saatlerde ve yine farklı
bir kadınla gelmişti. Bu adam her gün başka bir kadınla
geliyordu ya da yalnız geldiğinde de bardan bir kadın ayarlamaya çalışıyordu.
Nevzatın çok dikkatini çekmişti ve bu adamı sorguluyordu kafasında “bu hayatta
başka hiçbir amacı, düşüncesi ve hayali yok mu?” diye. Tam düşüncelere dalmıştı
ki kapıdan iki genç kadın girip “heyy barmen” diye seslenince kendisine geldi.
Bu iki kadın Nevzat ile Mustafa’nın üniversitenin
-Tiyatro Kulübünden- arkadaşları olan Çağla ve Jülide idi. Birbirlerini
İstanbul’dan tanıyorlardı, Çağla sosyoloji okurken Jülide radyo televizyon ve
sinema okuyordu. İkisi de Hacettepe Üniversitesini kazanmıştı ve gelir gelmez
ev arkadaşı olmuşlardı. Çağla; kumral tenli beline kadar simsiyah saçları bir
şaire şiir yazdıracak derecede dolgun, dalgalı ve güzeldi. Gözleri kapkaraydı
sanki Muğla'nın zeytin bahçelerinden özenle toplanmış iki zeytin tanesi gibi
ama içleri ışık saçıyordu, öğretmenlerin tüm öğrencilerine söylediği
“gözlerinde ki parıltı” Çağla’da mevcuttu. Uzun boyuna bacakları orantılı bir
şekilde eşlik ediyordu, bir de çok hoş sohbeti vardı onun. Çağla'nın en büyük
hayali yurt dışında “sosyoloji” alanında kaliteli bir eğitim alıp, değerini
bulduğu bir işte çalışmaktı. Jülide ise minyon yapılı, saçları kısa ama kıvırcık,
tanımayan insanlar bile onu görseler mutlu olacakları bir enerjiye sahip,
yanağında herkesin dikkatini çeken çok tatlı bir gamzesi vardı, yalnız minyon
falan ama giydiklerini kendisine çok güzel yakıştırırdı ve gözlüklerinin
arkasından gülen gözlerle onlara enerji kaynağı oluyordu. Jülide’nin her zaman
kurduğu hayal ise yönettiği bir filmin Oscar Ödülü alması idi. Kadınlar masaya
oturdu ve Nevzat hemen iki tane Bomonti bira götürdü masaya, arada bir
yanlarına uğrayıp çalışma saatini bitirmeye çalışıyorlardı. Ama Nevzat’ın aklı
hala o yakışıklı olmayan ama parası olan her gün farklı güzellerle bara gelen bu
orta yaşlı adamda idi. Her halde dünyada ki bütün kadınlar emrine amade olsalar
“ben ne yapıyorum acaba?” diye sorgulamazdı kendisini.
Mesai
saatleri dolduktan sonra Çağla ve Jülide’yi alarak Bahçelievler 3. Caddede ki
her zaman oturdukları Varuna Gezgin Cafe’ye gittiler. Cafe 4 katlıydı, girişte
boydan boya camlardan içerisi görünüyordu ve karşı duvar komple kitaplıktı,
yeşil renkte demir kapıdan içeri girdiler sağ tarafta eski arabalardan bir
dolap vardı hemen girişte tahta çubuğa asılı sokak tabelaları dikkat çekiyordu,
masalar belediye parklarında ki banklar gibiydi tahta ama hepsi bembeyaz
üstlerinde ilkokulda -beslenme saatinde- masaya serdiğimiz kareli masa
örtülerden serilmiş, duvarlarda plakalar asılı ve ortada ki barın üstü ülke
bayraklarıyla doluydu, iki yeşil panjurlu camın ortasında Çince “Sigara
İçilmez” yazılı tabelanın tam altında ki masaya oturdular. Barın arkasında
kalıyordu, seviyorlardı bu masayı. Eğer boş ise geldiklerinde bu masaya
otururlardı.
Evet yine
aynı garson kadın geldi. Azerbaycan’dan gelen Müzeyyem giriş katta ki masalara
bakıyordu ve genelde bu gençlerin masasıyla da hep o ilgilenirdi şimdiye kadar.
Müzeyyem aslen İranlı ama Azerbaycan’da yaşıyordu, Gazi Üniversitesi Mimarlık
bölümünü kazanıp gelmişti, onunla burada tanışmışlardı ama alt komşuları
Mert’in sevgilisi Şevval ile sınıf arkadaşı olduğunu sonradan öğrendiler. Müzeyyem
servi boylu, siyah saçları beline kadar uzanıyordu, saçlarını çok güzel
yapardı, ama onun en dikkat çekici yönü elmacık kemikleri idi. Güldüğü zaman
daha çok öne çıkan elmacık kemiklerini görmek için Nevzat onu sürekli
güldürmeye çalışırdı. Güldüğünde ise öne çıkan dişleri inci gibi özenle
dizilmişti yan yana. Türkçeyi zar zor konuşuyordu kelimeleri tam vurguyla
söyleyemiyordu buda konuşmasını sevimli hale getiriyordu. Müzeyyem’in bir
özelliği vardı çok iyi bir ressamdı, ve cafenin sahibi giriş katta kitapların
olmadığı duvarlara Müzeyyem’in çizdiği resimleri asmıştı. Bir keresinde Nevzat
tek başına gelip oturduğunda Müzeyyem ona kitaplıktan Jack London’ın Martin Eden
kitabını getirip önermişti ve Nevzat’ta akşama kadar oturup okumuştu o kitabı.
Cafede Snowy
White’ın Midnight Blues şarkısı çalarken; hepsi birer 50’lik fıçı bira istedi,
biraların yanında gelen yeşil zeytinleri yine her zaman ki gibi kapış kapış
yediler. O gün kafasına takılan soruyu ortaya fırlattı Nevzat:
-Bizim bara
her gün gelen bir adam var, her gün farklı kadınla geliyor, acaba bu adamın
kadınlardan başka bir gayesi yok mu? Bu tarz insanların şu hayatta tek
düşünceleri karşı cinsle birlikte olmak mı? Çok merak ediyorum gerçekten.
Çağla
Jülide’ye bakarak hemen söze girdi:
-Bizim
gittiğimiz dans kursunda da öyle bir kadına rast geldik. Süslenip püsleniyor,
sosyal medya da dikkat çekici fotoğraflar atıyor, tek amacı zengin erkeklerin
dikkatini çekip lüks arabalarla gezmek. Başka bir hedefi olduğunu düşünmüyorum.
Jülide
Çağla’dan devralıyor sözü:
-Bazen
geceleri yatarken bu hayatta okumadığım milyonlarca güzel kitap, izlemediğim
binlerce kaliteli film ve beni mutlu edecek dinlemediğim binlerce de şarkı var
diye düşünürken, kendimi bulmaya çalışırken insanların bu şekilde günlerini boş
geçirmesine mantığım el vermiyor.
Mustafa
birasını kaldırıp:
-Geçenlerde
Aslı Erdoğan diye bir yazarın Kabuk Adam kitabını okudum; kadın fizik
kariyerinin zirvesindeyken hayallerinin peşinden koşup yazarlığa geçiyor. Biz
hala hayallerimiz için ne yapabilir diye düşünüyoruz.
Sanki bir
sıra belirlemişler gibi Nevzat eline yeşil zeytinlerden bir tane alıp havaya
kaldırıp söze giriyor:
-Ben her
gece hayal kurmadan uyuyamazken sorduğum çoğu insanın ufak bir hayali bile
olmuyor. Sınıfımdan bir çok arkadaşım kadın düşkünü; her gece yanında başka bir
kadınla yatsa dünyada ki görevini yerine getirmiş gibi hissedecek. Büyük bir
zafer kazanmış olduğunu düşünecek. Hayatını makyaj yapıp erkeklerden iltifat
alarak yaşayan, pahalı mekanlarda takılıp hayatında kaliteli bir kitap bile
okumamış kadınlar popüler son zamanlarda deyip topu Çağla’ya attı.
Çağla çok
önceden izlediği bir filmi hatırlattı:
-Kelebeğin
Rüyası filminde Suzan karakterinin hayali erkek kılığına girip maden ocağına
inmekti ve Muzaffer Tayyip ile planlar yapıp, sonuçlarını düşünmeden inmişlerdi
madene ve sonucunda çok kötü şeyler olmuştu ama hayallerini
gerçekleştirmişlerdi, bu beni çok etkilemişti mesela.
Jülide’de küçük
İskender adlı yazarın Tıp Fakültesini bırakıp şairlik yaptığını hatırlattı. Tam
o sırada yanlarında olan Müzeyyem de kendi alanından olan Modigliani’den örnek
verdi. Picasso gibi para ve şöhret için değil sevdiği için, tutku ile yaptığı
ve toplum için resim yapan Modigliani’yi hatırlattı. Muhabbetleri “İnsanların
hayal bile kurmadan boş yaşaması” üzerine devam etti ve sonra hep beraber
kalktılar. Cafeden çıkınca yanda ki Zamazingo Büfe den birer bira aldılar ve
yolda Cem Karaca’dan Deniz Üstü Köpürür şarkısını söyleyerek köşe başına kadar
beraber gittiler. Köşe başında Nevzat ve Mustafa durağa doğru döndüler Çağla ve
Jülide ise evlerine doğru giderken bir anda binalarının yanında ki boş arsanın
orda durdular. Duvara yazılan yazıyı aynı anda sesli bir şekilde okudular;
Kurduğu hayaller
İstanbul misali içine çekmeli insanı,
Galata’nın Kız
Kulesi’nin yolunu gözlediği kadar sabır eylemeli insan hayallerine.
Gece karanlıkta
yatağında yalnız kaldığında Hisar’ın Boğaz’a sokulduğu gibi yanaşmalı; onu
mutluluğa götüren hayallere,
Ve
Öpmeli dudaklarından
hayallerinin, İstiklal Caddesi’nin bitmeyen hayatın sonsuzluğunda.
İki
İstanbullu kadın da biraları kaldırıp “Bu sefer İstanbul’a” deyip son yudumu
aldıktan sonra şişeleri çöp kutusuna atıp merdivenlerden süzülerek kayboldular.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder